İzmir Gaziemir Belediyesi iyi bir iş yapıyor, ama araştırması zayıf.
Tarih, aslında hikâye demektir ve kökeninden getirdiği bu özelliğini günümüze kadar belli ölçüde korumuştur. Bunun karşısında 18. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa'da filizlenen bilimsel tarih disiplini veya tarih bilimi yer almaktadır. Geniş kitleler, bilim olarak 'tarih'in bulgularıyla, hikâye olarak "tarih"in anlatılarını ayırmakta zorlanır ve çoğu zaman da kahramanlık, üstünlük, şanlı geçmiş, atalar tapınısı gibi duyguları okşadığı için hikâye tarihi tercih ederler. Hikâye tarih ile bilimsel tarihin ayrıldığı ilk nokta, tarihin tabanının ne olacağına ilişkindir. Hikâye veya efsane tarih, kendine taban olarak etnik veya dinsel bir cemaati seçerken, bilimsel tarih bunu tümden reddederek araştırma tabanı olarak bir coğrafyayı benimser. Bu uzlaşmaz çelişki, özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinde resmi tarih tezlerinin etnik veya dinsel (bazen ikisi birden) tabanlı olmasından ötürü, bilimsel tarihçiliği hem marjinalleştirir hem de birçok tarihçinin, hikâye tarihçiliğin tabanını benimsemesine yol açar.
Türkiye'de aynen böyle olmuştur. Cumhuriyet'e kadar kabaca kronik (vakanüvis) geleneği içinde kalan Osmanlı tarihçiliği, gündelik olayları İstanbul ve hanedan çerçevesinde, hiçbir sistematik olmaksızın alt alta sıralayan bir yapılanma içinde olmuştur. Batı tarihçiliğiyle temasa geçilmesiyle, özellikle Türk Tarih Kurumu'nun ve Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nin kurulmasıyla bilimsel tarihçilik belli bir mesafe kazandıysa da, resmi tarih tezlerinin vurguyu Türklük ve Müslümanlık üzerine vurmakta ısrarlı olmalarının sonucu özellikle ders kitaplarında "hikâye tarihçilik" yönüne doğru büyük bir eksen kayması yaşanmıştır.
Bunun sonucunda ülkenin tarihi, 1071 Malazgirt Savaşı'yla, Türklerin Anadolu'ya girmesiyle başlatılmış, bu toprakların 10 binlerce yıl geriye giden önceki tarihi, adeta yabancı bir ülkeye ait sayılarak görmezden gelinmiştir. Sonuçta bu topraklardaki 1500 yıllık Eski Yunan varlığı, 1700 yıllık Roma-Bizans varlığı, sayısız yerel siyasal-kültürel oluşum yok sayılmış, gene bu topraklarda başlangıcı neredeyse İsa'ya kadar geri giden Hıristiyanlık adeta hiç yaşanmamış gibi davranılmıştır.
Türkiye tarihi, Türklerin ve Müslümanların tarihine indirgenemeyecek kadar geniş, derin ve boyutludur. En azından ilk yerleşik toplumların ortaya çıktığı Neolitik'ten, yani bundan 10-12 bin yıl öncesinden, Çatalhöyük'ten, Göbeklitepe'den başlatılmalıdır. Ulus olmanın yollarından biri de "ulusal tarih" değil, ulusun ülkesinin tarihini doğru dürüst yazabilmekten geçer.
Bu anlayışın kırılmasına yönelik güzel örneklerden biriniyse İzmir Gaziemir Belediyesi sağladı. Başkan, "tarihe mal olmuş altı bilim ve sanat insanının portrelerinin yer alacağı dev rölyef projesinin sezon sonunda tamamlanacağını" söyledi. Bu kişiler Thales, Homeros, Herodotos, Hippokrates, Galenos ve Meryem Ana. Madem bu kadar iyi bir iş yapılıyor, biraz daha dikkatli olunmalı. Miletoslu Thales filozoftur, matematikçi değil. Homeros diye birinin yaşadığı tartışmalıdır, eserinin birçok kişinin zaman içindeki eklemeleriyle oluştuğu bilinmektedir ve yaşadıysa doğum ve ölüm yeri bilinmemektedir. Hippokrates, Kos yani İstanköy doğumludur, Anadolulu değildir. Meryem Ana, Nazareth (Nasıra) doğumludur. İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonra ona ne olduğu tarihsel olarak bilinmemektedir. Nerede öldüğüne dair çok efsane vardır ve biri de 9. yüzyılda ortaya çıkan, Ephesos'ta öldüğüne ilişkin olanıdır. Yani Bakire Meryem Egeli değildir, sanatçı veya filozof da değildir. Dinle ilgili kişilerden biri konmak isteniyorsa, o kadar çok aziz, din adamı vardır ki seçmek olanaksız.
Böyle iyi bir iş yapılıyorsa daha iyi araştırılmalı. Ege bölgesi bu açıdan büyük bir madendir. Birkaç örnekle yetinmek üzere, Eski Dünya'nın 7 Harikası'ndan ikisi Ege bölgesindedir. Bunlardan biri olan Ephesos'taki Artemis Tapınağı'nın mimarı Samoslu Theodoros veya diğer harika olan Bodrum'daki Mausoleion'un mimarı Priene'li (Aydın ili) Pytheos'un kabartması konabilir. Dünyanın ilk ve en ünlü şehir plancısı, bugün de kendi adıyla anılan ızgaralı şehir planı tipini yaratan Miletoslu Hippodamos da atlanmamalıdır. Keza Knidos (Datça) antik kentini kuran, buralı büyük mimar Sostratos gibi.
Uzatmaya gelmeyecek kadar geniş bir alan söz konusudur. Antik Ephesos kentinde doğmuş birkaç kişinin sayılması bile, ne kadar büyük bir okyanusta yüzüldüğünü gösterir. Ephesos'un kurucusu An-
droklos, Yunan şiirinin babası Kalkinos, Eski Çağ'ın büyük filozofu Herakleitos, ilk öykücülerden Ksenophon ve yüzlerce diğeri. Bu arada Ege bölgesinde yaşamış Karia, Lykia vb. yerli kültürlere mensup yüzlerce önemli kişi ve Bizans geçmişi saymakla bitmez. Gaziemir Belediyesi iyi bir iş yapıyor, ama araştırması zayıf. Bu eksiği giderirse Türkiye'ye büyük katkısı olacak.
30 Aralık 2010 Perşembe
Bütün yollar Roma'ya çıkmaz
Elveda Batılılaşma, elveda hukuk, elveda demokratik sistem!
Bazı kesimlerin kimliksel aidiyetlerinin tabanını korumak için sağlam gerekçelere dayandırmadan reddetmelerine rağmen, en aşağı 16. yüzyıldan bu yana bütün dünyanın temposunu ve rengini veren, ölçüt olarak alınan ve bütün kıyas ile atıfların yöneldiği uygarlık Batı Avrupa'dadır. Çok uzun bir süreç içinde yoğrulmuş ve halen yoğrulmakta olan oluşumdur.
Batı uygarlığının temelini birey-insan meydana getirir. Doğumdan getirdikleriyle hayatı boyunca kazandığı hakların bir manzumesi olan bu birey, bir çokluğun bir birimi değildir, çünkü diğer bireylerle özdeş değildir, yalnızca haklar küresinde eşittir. Bunun siyasal ve kamusal alandaki karşılığı da, haklarını güvenceye almak için siyasetin öznesi olan birey-yurttaş olmaktadır.
Batı'nın, dünya tarihinde ilk ve son kez 'birey'i ortaya çıkaran uygarlık odağı olmasının kökeninde, kendine özgü tarihsel oluşumu yer almaktadır. Kökü Rönesans'a kadar geri giden, ama asıl vurgusunu 19. yüzyılda kazanan derinleşmiş bir inanca göre, Batı kendi kökenini Eski Yunan'da bulmaktadır. Aslında Eski Yunan 'şehir-devletler'i kamusal ve siyasal alanın ortaya çıktığı yerler oldularsa da ekonomi, siyaset ve toplumsallık küçük bir azınlığın (erkek, özgür, toprak sahibi, yurttaş, yani demos) denetiminde olduğu için gerçek kökeni başka bir yerde aramak gerekmektedir.
Çok sayıda saygın bilim adamının, kanaatler ve inançlarla değil, kanıtlar ve gerçeklerle ilgilenmeleri sonucu bugün artık bildiğimiz üzere, Batı'nın kökeni Roma'dadır. Roma'nın çöküşünün ardından yaşanan feodalite, Rönesans, Aydınlanma süreçleri, bugünkü Batı uygarlığını bu temel üzerinde inşa etmişlerdir. Ve Roma'nın Batı uygarlığı içinde izi hemen, dolaysız ve çok net bir şekilde görülen katkısı, Roma hukuku olmaktadır. Çok açıkça, bugün Batı hukuku tamamen Roma'nın geliştirdiği ölçütler üzerinde yükselmektedir.
Roma da, tıpkı Eski Yunan'da olduğu gibi bir şehir-devlet olarak ortaya çıkmıştır, ancak Eski Yunan'ın tersine genişleyen bir yapılanma içinde tüm Akdeniz dünyasını kapsayan devasa bir siyasal varlık haline gelme süreci içinde, gene Eski Yunan'dan farklı olarak çok sayıda etnisite, dil ve dini birarada yaşatma durumunda kalmıştır. Bunun sonucu olarak Roma hukuku, diğer tüm hukuklardan farklı olarak, kendine destek tabanı olarak din, kutsal hükümdar, değişmez ilkeler değil de 'birey'i almıştır. Bu da insanı (birey olarak) esas alan hukukun, yasa önünde eşitlik, kamusal alan, ifade özgürlüğü, eleştirel akılcılık, özel mülkiyete dayalı serbest ekonomi ilkelerine ulaşmasına yol açmıştır. Roma hukukunun inşa ettiği bu yol, bugünkü Batı uygarlık ve hukukuna doğru uzanacaktır.
Roma hukukunun temel özellikleri, aynı zamanda bugün Batı sisteminin dayanağı olan temel ilkelerin birçoğunu meydana getirmektedir. Bunların başında dinsel (fas), örfi (mos) ve hukuki (ius) alanların birbirinden ayrılması gelmektedir. İnsanlık tarihinde böyle bir ayrıma sahip başka bir hukuk sistemi yoktur. Diğer bütün hukuklar bu üç ögeyi birarada ve din şemsiyesi altında tutarlar. Örneğin İslam hukuku, tamamen kelam'a, yani Kuran'a dayanır ve Kuran'ın lafzı gereği bu üç alan birbirinden ayrılmadan dinsel bir bağlam içinde bütünleşir.
Roma hukukunun tüm Batı sistemini ve dolayısıyla bütün dünyayı derinden etkileyen ikinci özelliği, kamu hukuku (ius publicum) ile özel hukuku (ius privatum) birbirinden ayırmasıdır. Bu temel özellik, birey haklarının, hukuk devletinin, özgürlük ve demokrasinin kavramsal ve fiili düzeyde oluşturulabilmelerinin temelinde yer almaktadır. Bu ayrım ile kamunun (devletin de) hakkı birey hakkının önüne ancak nadiren geçebilmektedir. Oysa İslam hukuku da dahil diğer bütün hukuklarda, bireyin haklarını kamuya, yani devlete veya hükümdara karşı savunmak olanaksızdır.
Üçüncü çok önemli özellik olarak, Roma hukuku fiili durumla hukuku birbirinden ayırmaktadır. Yani bir hakkın fiili bir durum karşısında kaybedilmemesini sağlayan bu özellik, bütün hak ihlâllerini önleyebilme veya giderebilme niteliğiyle, gene dünya hukuk sistemleri içinde tektir. Bütün bunlara bir de, Roma yasalarının ilahi kaynaklı olmayıp bizzat yurttaşlar tarafından yapıldığı, yani değişebilir oldukları eklendiğinde, Roma hukukunun bugünün Batı uygarlığının temel taşlarından biri olduğu hemen ortaya çıkacaktır.
Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), hukuk fakültelerinde Roma hukuku anabilim dalı bulunması zorunluluğunu kaldırdı. Bu alanda artık bilim adamı yetişemeyecek ve yeni hukukçular giderek Roma hukuku bilgisinden mahrum kalacaklar. Elveda Batılılaşma, elveda rasyonel ve pozitif hukuk, elveda haklara dayalı demokratik sistem!
Bazı kesimlerin kimliksel aidiyetlerinin tabanını korumak için sağlam gerekçelere dayandırmadan reddetmelerine rağmen, en aşağı 16. yüzyıldan bu yana bütün dünyanın temposunu ve rengini veren, ölçüt olarak alınan ve bütün kıyas ile atıfların yöneldiği uygarlık Batı Avrupa'dadır. Çok uzun bir süreç içinde yoğrulmuş ve halen yoğrulmakta olan oluşumdur.
Batı uygarlığının temelini birey-insan meydana getirir. Doğumdan getirdikleriyle hayatı boyunca kazandığı hakların bir manzumesi olan bu birey, bir çokluğun bir birimi değildir, çünkü diğer bireylerle özdeş değildir, yalnızca haklar küresinde eşittir. Bunun siyasal ve kamusal alandaki karşılığı da, haklarını güvenceye almak için siyasetin öznesi olan birey-yurttaş olmaktadır.
Batı'nın, dünya tarihinde ilk ve son kez 'birey'i ortaya çıkaran uygarlık odağı olmasının kökeninde, kendine özgü tarihsel oluşumu yer almaktadır. Kökü Rönesans'a kadar geri giden, ama asıl vurgusunu 19. yüzyılda kazanan derinleşmiş bir inanca göre, Batı kendi kökenini Eski Yunan'da bulmaktadır. Aslında Eski Yunan 'şehir-devletler'i kamusal ve siyasal alanın ortaya çıktığı yerler oldularsa da ekonomi, siyaset ve toplumsallık küçük bir azınlığın (erkek, özgür, toprak sahibi, yurttaş, yani demos) denetiminde olduğu için gerçek kökeni başka bir yerde aramak gerekmektedir.
Çok sayıda saygın bilim adamının, kanaatler ve inançlarla değil, kanıtlar ve gerçeklerle ilgilenmeleri sonucu bugün artık bildiğimiz üzere, Batı'nın kökeni Roma'dadır. Roma'nın çöküşünün ardından yaşanan feodalite, Rönesans, Aydınlanma süreçleri, bugünkü Batı uygarlığını bu temel üzerinde inşa etmişlerdir. Ve Roma'nın Batı uygarlığı içinde izi hemen, dolaysız ve çok net bir şekilde görülen katkısı, Roma hukuku olmaktadır. Çok açıkça, bugün Batı hukuku tamamen Roma'nın geliştirdiği ölçütler üzerinde yükselmektedir.
Roma da, tıpkı Eski Yunan'da olduğu gibi bir şehir-devlet olarak ortaya çıkmıştır, ancak Eski Yunan'ın tersine genişleyen bir yapılanma içinde tüm Akdeniz dünyasını kapsayan devasa bir siyasal varlık haline gelme süreci içinde, gene Eski Yunan'dan farklı olarak çok sayıda etnisite, dil ve dini birarada yaşatma durumunda kalmıştır. Bunun sonucu olarak Roma hukuku, diğer tüm hukuklardan farklı olarak, kendine destek tabanı olarak din, kutsal hükümdar, değişmez ilkeler değil de 'birey'i almıştır. Bu da insanı (birey olarak) esas alan hukukun, yasa önünde eşitlik, kamusal alan, ifade özgürlüğü, eleştirel akılcılık, özel mülkiyete dayalı serbest ekonomi ilkelerine ulaşmasına yol açmıştır. Roma hukukunun inşa ettiği bu yol, bugünkü Batı uygarlık ve hukukuna doğru uzanacaktır.
Roma hukukunun temel özellikleri, aynı zamanda bugün Batı sisteminin dayanağı olan temel ilkelerin birçoğunu meydana getirmektedir. Bunların başında dinsel (fas), örfi (mos) ve hukuki (ius) alanların birbirinden ayrılması gelmektedir. İnsanlık tarihinde böyle bir ayrıma sahip başka bir hukuk sistemi yoktur. Diğer bütün hukuklar bu üç ögeyi birarada ve din şemsiyesi altında tutarlar. Örneğin İslam hukuku, tamamen kelam'a, yani Kuran'a dayanır ve Kuran'ın lafzı gereği bu üç alan birbirinden ayrılmadan dinsel bir bağlam içinde bütünleşir.
Roma hukukunun tüm Batı sistemini ve dolayısıyla bütün dünyayı derinden etkileyen ikinci özelliği, kamu hukuku (ius publicum) ile özel hukuku (ius privatum) birbirinden ayırmasıdır. Bu temel özellik, birey haklarının, hukuk devletinin, özgürlük ve demokrasinin kavramsal ve fiili düzeyde oluşturulabilmelerinin temelinde yer almaktadır. Bu ayrım ile kamunun (devletin de) hakkı birey hakkının önüne ancak nadiren geçebilmektedir. Oysa İslam hukuku da dahil diğer bütün hukuklarda, bireyin haklarını kamuya, yani devlete veya hükümdara karşı savunmak olanaksızdır.
Üçüncü çok önemli özellik olarak, Roma hukuku fiili durumla hukuku birbirinden ayırmaktadır. Yani bir hakkın fiili bir durum karşısında kaybedilmemesini sağlayan bu özellik, bütün hak ihlâllerini önleyebilme veya giderebilme niteliğiyle, gene dünya hukuk sistemleri içinde tektir. Bütün bunlara bir de, Roma yasalarının ilahi kaynaklı olmayıp bizzat yurttaşlar tarafından yapıldığı, yani değişebilir oldukları eklendiğinde, Roma hukukunun bugünün Batı uygarlığının temel taşlarından biri olduğu hemen ortaya çıkacaktır.
Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), hukuk fakültelerinde Roma hukuku anabilim dalı bulunması zorunluluğunu kaldırdı. Bu alanda artık bilim adamı yetişemeyecek ve yeni hukukçular giderek Roma hukuku bilgisinden mahrum kalacaklar. Elveda Batılılaşma, elveda rasyonel ve pozitif hukuk, elveda haklara dayalı demokratik sistem!
Dünya dinin kurdudur
Nüfus cüzdanlarında din hanesine karşı kararın anlamı.
1108 yılında Fransa tahtına çıkan VI. Louis, çok yakın bir çocukluk arkadaşına sahiptir. Suger, Saint Denis Manastırı'nın başrahibidir, ama Louis'nin yanından hiç ayrılmaz, adeta onun başbakanı gibidir. Hem bir din adamıdır hem de devlet adamı, bu nedenle başrahibi olduğu manastırın kilisesinin yerine ihtişamlı gotik bir kilise inşasına girişir. Fransa krallarının çoğu burada yattığı için, bu hem dinin hem de Fransa'nın yüceliğinin ve gücünün simgesi olacaktır.
Sonunda Orta Çağ'ın en muhteşem yapılarından biri ortaya çıkar. Kilisenin her bir tarafı, Kitabı Mukaddes'ten sahnelerin resmedildiği devasa vitraylarla bezenmiştir. Suger, kral dostunu yeni kilisede gezdirirken, Louis sorar: "Bu vitraylar ne işe yarıyor Suger?" Cevap kesindir: "Onlar, halkın din okuludur Majesteleri."
Sanat, ortaya çıktığı ilk andan 19. yüzyılın ortalarına kadar sadece dinin hizmetinde olmuş, dinin görünürlüğünün en önde gelen aracı olarak iş görmüştür. Din, hangi toplumda ve hangi biçim altında olursa olsun, gene 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar bu dünyanın içinde mevcut olmayı, bu dünyanın temel ögesi ve başat düzenleyicisi olmayı istemiştir. Görünürlüğün peşinden koşmasının temel nedeni budur. Ama siyaset küresi de dinin bu başat konumunu desteklemiştir; çünkü devletler ve hükümdarlar, egemenliklerini dayandıracak ideolojik çerçeve olarak dinden daha uygun bir yapılanma bulamamışlardır.
Ama esasında öte dünya küresine ilişkin sorunsalın alanı olan din, tarihin bu cilvesi yüzünden gitgide dünyevi hale gelmiş ve esas işlevini terk etmiştir. Açıkçası ne kadar görünür hale geldiyse o kadar dünyevileşmiş ve o kadar maddileşerek özsel ruhaniliğinden ve kutsallığından uzaklaşmıştır. Oysa tarihin kaydettiği bütün büyük dindarların, azizlerin, evliyanın, çilekeşlerin... hayat öykülerinin gösterdiği üzere, gerçek din ve dindarlık, gözükmemeye, hatta bu dünyadan el ayak çekmeye dayalıdır. Terimden korkulmazsa, bu dünya dinin kurdudur. Din, görünürlüğü, somuttaki mevcudiyeti arttığı ölçüde bu süfli dünyanın kirli, karışık ve maddi ilişkilerinin içine girer ve yıpranır.
Bunu ilk önce Protestan hareketi fark etti ve dini dünyadan kurtarmak için elinden geleni yaptı, bireyi kendi kendinin papazı ilân etti. Laiklik, köklerinden birini burada bulmaktadır. Diğer kök, Kilise'yi (dini değil) düpedüz lağveden Fransız Devrimi'nin içindedir. Fakat laikliğin bu iki kanalından da geçmeyen Güney ülkelerinde, din, devletle birlikte ve fazlasıyla görünür kalmaya yakın tarihlere kadar devam etmiştir. Bunun en tipik örneklerinden biri, Hıristiyan İspanya veya İtalya'ya giden, Hıristiyan bir İsveçli, bir Alman veya bir Fransız'ın, bu ülkelerdeki seyirlik dinsellik karşısında duydukları büyük şaşkınlıktır. Adım başında duvar nişlerinde bir aziz veya azize heykeli, her yere dikilmiş mumlar, hemen her gün İsa'yı veya bir azizi anmak için yapılan dinsel geçitler... Dinin ruhaniliğini geri kazandığı Kuzey ülkelerinde bunların hiçbiri yoktur ve karnavala dönmüş, devletle kol kola Güney dinselliği, o bölgeden gelen insanları şoke eder.
Ederdi. Artık Güney ülkeleri de, dinlerine gereken saygıyı göstererek onu bu süfli dünyadan kurtardılar. İnancı toplumsallığından ve kimlikselliğinden kurtararak bireyselleştirmek için hâlâ çaba sarf ediyorlarsa da, çok mesafe aldıkları söylenebilir. Biz, metro koridorlarında, otobüs duraklarında, çarşı ortasında, sokaklarda cuma namazı kılınan, günde 100 bin camiden beş vakit hoparlörle ezan okunan, İslami mezheplerden sadece birini devletin bir kurumu halinde resmi din olarak örgütleyen, devlet adamlarımızın dinsel mensubiyetlerini her an açıkladıkları, insanlara sorulmadan ve daha doğumda kimlik belgelerine "dinleri" yazılan, mahkemelerde hâlâ dinsel yeminler edilmesi zorunlu olan, bazı dinsel bayramların resmi tatil olduğu (bazılarının da olmadığı)... bir ülkeyiz. Bu ülkede, resmi makamlar da dahil, herkes diğerlerinin inancını veya inançsızlığını sorgulama hakkını kendinde görüyor. Ve daha beteri, Sünni-Hanefilik dışındaki inanç ve inançsızlıklara her şeyi söylemek serbest, Sünni-Hanefiliği eleştirmek "dine hakaret!"
Ama Batı deneyi, dinin devletin hiçbir şekilde karışmaması gereken kişisel bir sorun olduğunu gösterdi. Bu açıdan, Alevi bir yurttaşımızın başvurusu üzerine davaya bakan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin nüfus cüzdanlarında din hanesinin boş bırakılabilirliğini yeterli görmeyerek, "nüfus cüzdanlarında bir din hanesinin bulunmasının da insan haklarına aykırı olduğu" hükmünü vermesi son derece yerindedir. Çünkü din, doğumdan getirilen ve hiçbir zaman terk edilmesi mümkün olmayan bir hal değil, tamamen bireysel bir tercihtir. O halde nüfus cüzdanlarımızda "tuttuğu takım", "sevdiği renk" gibi haneler nasıl yoksa "dini" hanesi de olamaz.
1108 yılında Fransa tahtına çıkan VI. Louis, çok yakın bir çocukluk arkadaşına sahiptir. Suger, Saint Denis Manastırı'nın başrahibidir, ama Louis'nin yanından hiç ayrılmaz, adeta onun başbakanı gibidir. Hem bir din adamıdır hem de devlet adamı, bu nedenle başrahibi olduğu manastırın kilisesinin yerine ihtişamlı gotik bir kilise inşasına girişir. Fransa krallarının çoğu burada yattığı için, bu hem dinin hem de Fransa'nın yüceliğinin ve gücünün simgesi olacaktır.
Sonunda Orta Çağ'ın en muhteşem yapılarından biri ortaya çıkar. Kilisenin her bir tarafı, Kitabı Mukaddes'ten sahnelerin resmedildiği devasa vitraylarla bezenmiştir. Suger, kral dostunu yeni kilisede gezdirirken, Louis sorar: "Bu vitraylar ne işe yarıyor Suger?" Cevap kesindir: "Onlar, halkın din okuludur Majesteleri."
Sanat, ortaya çıktığı ilk andan 19. yüzyılın ortalarına kadar sadece dinin hizmetinde olmuş, dinin görünürlüğünün en önde gelen aracı olarak iş görmüştür. Din, hangi toplumda ve hangi biçim altında olursa olsun, gene 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar bu dünyanın içinde mevcut olmayı, bu dünyanın temel ögesi ve başat düzenleyicisi olmayı istemiştir. Görünürlüğün peşinden koşmasının temel nedeni budur. Ama siyaset küresi de dinin bu başat konumunu desteklemiştir; çünkü devletler ve hükümdarlar, egemenliklerini dayandıracak ideolojik çerçeve olarak dinden daha uygun bir yapılanma bulamamışlardır.
Ama esasında öte dünya küresine ilişkin sorunsalın alanı olan din, tarihin bu cilvesi yüzünden gitgide dünyevi hale gelmiş ve esas işlevini terk etmiştir. Açıkçası ne kadar görünür hale geldiyse o kadar dünyevileşmiş ve o kadar maddileşerek özsel ruhaniliğinden ve kutsallığından uzaklaşmıştır. Oysa tarihin kaydettiği bütün büyük dindarların, azizlerin, evliyanın, çilekeşlerin... hayat öykülerinin gösterdiği üzere, gerçek din ve dindarlık, gözükmemeye, hatta bu dünyadan el ayak çekmeye dayalıdır. Terimden korkulmazsa, bu dünya dinin kurdudur. Din, görünürlüğü, somuttaki mevcudiyeti arttığı ölçüde bu süfli dünyanın kirli, karışık ve maddi ilişkilerinin içine girer ve yıpranır.
Bunu ilk önce Protestan hareketi fark etti ve dini dünyadan kurtarmak için elinden geleni yaptı, bireyi kendi kendinin papazı ilân etti. Laiklik, köklerinden birini burada bulmaktadır. Diğer kök, Kilise'yi (dini değil) düpedüz lağveden Fransız Devrimi'nin içindedir. Fakat laikliğin bu iki kanalından da geçmeyen Güney ülkelerinde, din, devletle birlikte ve fazlasıyla görünür kalmaya yakın tarihlere kadar devam etmiştir. Bunun en tipik örneklerinden biri, Hıristiyan İspanya veya İtalya'ya giden, Hıristiyan bir İsveçli, bir Alman veya bir Fransız'ın, bu ülkelerdeki seyirlik dinsellik karşısında duydukları büyük şaşkınlıktır. Adım başında duvar nişlerinde bir aziz veya azize heykeli, her yere dikilmiş mumlar, hemen her gün İsa'yı veya bir azizi anmak için yapılan dinsel geçitler... Dinin ruhaniliğini geri kazandığı Kuzey ülkelerinde bunların hiçbiri yoktur ve karnavala dönmüş, devletle kol kola Güney dinselliği, o bölgeden gelen insanları şoke eder.
Ederdi. Artık Güney ülkeleri de, dinlerine gereken saygıyı göstererek onu bu süfli dünyadan kurtardılar. İnancı toplumsallığından ve kimlikselliğinden kurtararak bireyselleştirmek için hâlâ çaba sarf ediyorlarsa da, çok mesafe aldıkları söylenebilir. Biz, metro koridorlarında, otobüs duraklarında, çarşı ortasında, sokaklarda cuma namazı kılınan, günde 100 bin camiden beş vakit hoparlörle ezan okunan, İslami mezheplerden sadece birini devletin bir kurumu halinde resmi din olarak örgütleyen, devlet adamlarımızın dinsel mensubiyetlerini her an açıkladıkları, insanlara sorulmadan ve daha doğumda kimlik belgelerine "dinleri" yazılan, mahkemelerde hâlâ dinsel yeminler edilmesi zorunlu olan, bazı dinsel bayramların resmi tatil olduğu (bazılarının da olmadığı)... bir ülkeyiz. Bu ülkede, resmi makamlar da dahil, herkes diğerlerinin inancını veya inançsızlığını sorgulama hakkını kendinde görüyor. Ve daha beteri, Sünni-Hanefilik dışındaki inanç ve inançsızlıklara her şeyi söylemek serbest, Sünni-Hanefiliği eleştirmek "dine hakaret!"
Ama Batı deneyi, dinin devletin hiçbir şekilde karışmaması gereken kişisel bir sorun olduğunu gösterdi. Bu açıdan, Alevi bir yurttaşımızın başvurusu üzerine davaya bakan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin nüfus cüzdanlarında din hanesinin boş bırakılabilirliğini yeterli görmeyerek, "nüfus cüzdanlarında bir din hanesinin bulunmasının da insan haklarına aykırı olduğu" hükmünü vermesi son derece yerindedir. Çünkü din, doğumdan getirilen ve hiçbir zaman terk edilmesi mümkün olmayan bir hal değil, tamamen bireysel bir tercihtir. O halde nüfus cüzdanlarımızda "tuttuğu takım", "sevdiği renk" gibi haneler nasıl yoksa "dini" hanesi de olamaz.
Sadaka, iktisat öncesi toplumun işareti
Sadaka, iktisat öncesi toplumun işareti
Doğal yaşamda, neredeyse bütün canlı türleri varlıklarını topluluk halinde sürdürürler. Bir beslenme zincirinin ardışık halkalarını meydana getiren bu canlılar açısından bireysel (birimsel) hayatlar değil, topluluğun tümden sürekliliği esastır. O halde doğal yaşamda her tür açısından hayati ilişki, türdeşlerin ve aynı topluluktan olanların katıksız dayanışmasıdır. Dayanışmanın canlı topluluklar için asli kurucu unsur olmasını bozan, insandır. Doğal yaşamda, neredeyse bütün canlı türleri varlıklarını topluluk halinde sürdürürler. Bir beslenme zincirinin ardışık halkalarını meydana getiren bu canlılar açısından bireysel (birimsel) hayatlar değil, topluluğun tümden sürekliliği esastır. O halde doğal yaşamda her tür açısından hayati ilişki, türdeşlerin ve aynı topluluktan olanların katıksız dayanışmasıdır.
Dayanışmanın canlı topluluklar için asli kurucu unsur olmasını bozan, insandır. Bundan 11-10 bin yıl öncesine giden Neolitik Devrim'le bitkileri ve hayvanları evcilleştiren insan ezeli göçebeliğinin yerine yerleşikliği getirirken, aynı zamanda üretimi yani doğanın verdiğinden daha fazlasını ondan çekip almanın yöntemlerini, yani bir gün gelip iktisadın oluşacağı yolları da kurmuştur.
Doğanın kendi programının dışında yer alan üretim faaliyeti, hem insanı yegâne çalışan canlı haline getirmiş hem de topluluktaki herkesin çalışmasına gerek kalmayacak miktarda yiyecek elde edilmesine olanak vermiştir. İşte bazılarının üretim yapmadan varlıklarını sürdürmelerine olanak veren bu artık-ürün, toplulukların doğal bir refleksi olan dayanışmayı siyasal ve ideolojik boyuta taşıyarak aslından uzaklaştıracaktır.
Örneğin Eski Mezopotamya toplumlarında, üreticiler, tanrılara (veya onların hizmetkârları olan rahiplere) ürünlerinden pay vererek, hem onların korumasını kazanmakta hem de toplumsal dayanışmanın bir ticarete dönüşmesine yol açmaktadırlar.
Tanrılara verilen bu pay, daha sonra hemen hemen bütün dinler tarafından düzenlenecek ve "sadaka" genel adı altında kavramlaştırılacaktır. Budizm'den başlamak üzere, bu dinde sadaka, çoğu Batılı gözlemcinin sandığı gibi bir hayırseverlik eylemi değildir. Bizzat din tarafından emredilen bir inanç eylemidir. Budist rahiplere verilmesi zorunlu olan sadaka, müminin kendini din karşısında önemsiz hissetmesine yol açmaktadır. Böylece Budizm'de sadaka, Budist kişinin hayırseverliğinin değil, inancının göstergesidir.
Hıristiyanlık'ta da, sadakanın varlığı benzer ideolojik örüntülerin sonucudur. İsa'nın fakir öldüğünü ve tekrar dünyaya geleceğini vaaz eden Hıristiyan öğretisi, Mesih'in bu ikinci gelişinde gene fakir olacağını ve herhangi bir Hıristiyan'a konuk olabileceğini de söylemektedir. Öyleyse hiçbir Hıristiyan, kapısına gelen bir fakiri kovmamalıdır, çünkü bu İsa Mesih olabilir.
Hinduizm veya Musevilik'teki mantık da aynıdır. Hinduizm'de sadaka, genelde tapınaklara (yani rahiplere) yönelik zorunlu bir bağıştır. Musevilik'te ise bizzat Tevrat'ın bir emridir. Fakirlere verilmesi zorunlu olan sadakanın miktarı dahi din tarafından belirlenmiştir ve "gönülden kopan" bir hayırseverlik değil, ardında cehennem korkusu olan ideolojik bir dayanışma koridorudur.
Sadaka, bütün dinlerde çok belirgin ortak bir özelliğe sahiptir. Günahlardan arınmanın bedelidir. Kişinin serbest iradesinin, hayırseverliğinin, insan severliğinin, laik ve cumhuriyetçi yurttaş dayanışmasının sonucu olmayıp, dinin esaslı emirlerinden birinin yerine getirilmesine ilişkin bir iman tezahürüdür. Daha açıkçası, sadaka veren bir mümin hem imanının bir gereğini yerine getirmekte hem de kendi kurtuluşunu güvenceye almaktadır. Başka bir ifadeyle, sadaka veren kişinin hayırseverliği kendine yöneliktir, sadaka verdiği kişiye değil.
İslamiyet'te ise tıpkı diğer dinlerde olduğu gibi sadaka, Allah'ın rızasını kazanmak için verilmektedir. İslam'ın beş şartından biri olan zekât, Kuran'da ve hadislerde çoğu yerde sadaka adı altında geçmekte ve zenginliği yeterli düzeyde olanların ödemekle yükümlü oldukları bir cins oransal servet vergisi biçiminde düzenlenmektedir.
Sonuç olarak, para nasıl mal ve hizmetleri satın alabiliyorsa veya mal ve hizmetlerin değerlerini ölçen araç olabiliyorsa, sadaka da müminliği, dinin emirlerine uyma derecesini ölçen bir araç olmuştur, asla bir hayırseverlik koridoru değil.
19. yüzyıla gelininceye kadar dünya nimetlerini Tanrı'nın verdiğine inanılmıştır, bunun İslamiyet'teki karşılığı rızk kavramıdır. En belirgin ifadesini fizyokratik düşüncede bulan bu görüşe göre doğa (Tanrı) cömerttir, ama bazılarına fazla, bazılarına az verir. Tanrı, sadakayı bu nedenden ötürü ve kullarını denemek için zorunlu kılmıştır. Zaten Kalvinizm de tam buraya oturmaktadır. Tanrının bazı kullarını seçtiğine inanan Kalvinistler, başarının bunun simgesi olacağını düşündükleri için var güçleriyle çalışmaktadırlar, ama bunu doğayı cimri olarak algıladıklarından değil, Tanrı'nın kendi kaderlerini nasıl belirlediğini görebilmek için yapmaktadırlar.
Fakat klasik iktisat teorisi bu paradigmayı alt üst etmiş ve doğanın aslında cimri olduğunu, ondan bir şey alabilmek için emek (ve sermaye) sarfetmek gerektiğini ortaya koymuştur. Düşünce âlemindeki bu büyük dönüşüm, uyruğu yok ederek vatandaşı öne çıkaran ve cumhuriyeti bir yurttaşlar şirketi olarak inşa eden siyasal teori ve pratikle birleştiğinde, sadaka gereksiz ve arkaik bir uygulama haline gelmeye başlamıştır. Bunun karşısında devletin tüm yurttaşlara eşit uzaklıkta olma zorunluluğu paralelinde güçsüzlerin kamusal himayesi uygulaması yol almaya başlamıştır. Bu sürecin beraberinde, hayırseverlik dinin zorunlu sadaka kavrayışının dışında profan (dinle ilgisi olmayan) bir koridorda, tamamen insani nedenlerle ve Tanrı'nın rızasını kazanma gibi bir amacı olmadan, laikleşerek kurumsallaşmıştır.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Sadaka, kültürümüzde meşrudur" derken, aslında hâlâ doğanın cömert olduğu varsayımına dayalı fatalist rızk kavramsallaştırmasının içinde yer aldığını ve sadaka kültürü aşılmadıkça gerçek yurttaşa ve gerçek hayırseverliğe ulaşılamayacağını ifade etmiş oluyor. O halde İngiliz klasik iktisatçılarını ve en başta da David Ricardo'yu okumak gerekiyor.
Doğal yaşamda, neredeyse bütün canlı türleri varlıklarını topluluk halinde sürdürürler. Bir beslenme zincirinin ardışık halkalarını meydana getiren bu canlılar açısından bireysel (birimsel) hayatlar değil, topluluğun tümden sürekliliği esastır. O halde doğal yaşamda her tür açısından hayati ilişki, türdeşlerin ve aynı topluluktan olanların katıksız dayanışmasıdır. Dayanışmanın canlı topluluklar için asli kurucu unsur olmasını bozan, insandır. Doğal yaşamda, neredeyse bütün canlı türleri varlıklarını topluluk halinde sürdürürler. Bir beslenme zincirinin ardışık halkalarını meydana getiren bu canlılar açısından bireysel (birimsel) hayatlar değil, topluluğun tümden sürekliliği esastır. O halde doğal yaşamda her tür açısından hayati ilişki, türdeşlerin ve aynı topluluktan olanların katıksız dayanışmasıdır.
Dayanışmanın canlı topluluklar için asli kurucu unsur olmasını bozan, insandır. Bundan 11-10 bin yıl öncesine giden Neolitik Devrim'le bitkileri ve hayvanları evcilleştiren insan ezeli göçebeliğinin yerine yerleşikliği getirirken, aynı zamanda üretimi yani doğanın verdiğinden daha fazlasını ondan çekip almanın yöntemlerini, yani bir gün gelip iktisadın oluşacağı yolları da kurmuştur.
Doğanın kendi programının dışında yer alan üretim faaliyeti, hem insanı yegâne çalışan canlı haline getirmiş hem de topluluktaki herkesin çalışmasına gerek kalmayacak miktarda yiyecek elde edilmesine olanak vermiştir. İşte bazılarının üretim yapmadan varlıklarını sürdürmelerine olanak veren bu artık-ürün, toplulukların doğal bir refleksi olan dayanışmayı siyasal ve ideolojik boyuta taşıyarak aslından uzaklaştıracaktır.
Örneğin Eski Mezopotamya toplumlarında, üreticiler, tanrılara (veya onların hizmetkârları olan rahiplere) ürünlerinden pay vererek, hem onların korumasını kazanmakta hem de toplumsal dayanışmanın bir ticarete dönüşmesine yol açmaktadırlar.
Tanrılara verilen bu pay, daha sonra hemen hemen bütün dinler tarafından düzenlenecek ve "sadaka" genel adı altında kavramlaştırılacaktır. Budizm'den başlamak üzere, bu dinde sadaka, çoğu Batılı gözlemcinin sandığı gibi bir hayırseverlik eylemi değildir. Bizzat din tarafından emredilen bir inanç eylemidir. Budist rahiplere verilmesi zorunlu olan sadaka, müminin kendini din karşısında önemsiz hissetmesine yol açmaktadır. Böylece Budizm'de sadaka, Budist kişinin hayırseverliğinin değil, inancının göstergesidir.
Hıristiyanlık'ta da, sadakanın varlığı benzer ideolojik örüntülerin sonucudur. İsa'nın fakir öldüğünü ve tekrar dünyaya geleceğini vaaz eden Hıristiyan öğretisi, Mesih'in bu ikinci gelişinde gene fakir olacağını ve herhangi bir Hıristiyan'a konuk olabileceğini de söylemektedir. Öyleyse hiçbir Hıristiyan, kapısına gelen bir fakiri kovmamalıdır, çünkü bu İsa Mesih olabilir.
Hinduizm veya Musevilik'teki mantık da aynıdır. Hinduizm'de sadaka, genelde tapınaklara (yani rahiplere) yönelik zorunlu bir bağıştır. Musevilik'te ise bizzat Tevrat'ın bir emridir. Fakirlere verilmesi zorunlu olan sadakanın miktarı dahi din tarafından belirlenmiştir ve "gönülden kopan" bir hayırseverlik değil, ardında cehennem korkusu olan ideolojik bir dayanışma koridorudur.
Sadaka, bütün dinlerde çok belirgin ortak bir özelliğe sahiptir. Günahlardan arınmanın bedelidir. Kişinin serbest iradesinin, hayırseverliğinin, insan severliğinin, laik ve cumhuriyetçi yurttaş dayanışmasının sonucu olmayıp, dinin esaslı emirlerinden birinin yerine getirilmesine ilişkin bir iman tezahürüdür. Daha açıkçası, sadaka veren bir mümin hem imanının bir gereğini yerine getirmekte hem de kendi kurtuluşunu güvenceye almaktadır. Başka bir ifadeyle, sadaka veren kişinin hayırseverliği kendine yöneliktir, sadaka verdiği kişiye değil.
İslamiyet'te ise tıpkı diğer dinlerde olduğu gibi sadaka, Allah'ın rızasını kazanmak için verilmektedir. İslam'ın beş şartından biri olan zekât, Kuran'da ve hadislerde çoğu yerde sadaka adı altında geçmekte ve zenginliği yeterli düzeyde olanların ödemekle yükümlü oldukları bir cins oransal servet vergisi biçiminde düzenlenmektedir.
Sonuç olarak, para nasıl mal ve hizmetleri satın alabiliyorsa veya mal ve hizmetlerin değerlerini ölçen araç olabiliyorsa, sadaka da müminliği, dinin emirlerine uyma derecesini ölçen bir araç olmuştur, asla bir hayırseverlik koridoru değil.
19. yüzyıla gelininceye kadar dünya nimetlerini Tanrı'nın verdiğine inanılmıştır, bunun İslamiyet'teki karşılığı rızk kavramıdır. En belirgin ifadesini fizyokratik düşüncede bulan bu görüşe göre doğa (Tanrı) cömerttir, ama bazılarına fazla, bazılarına az verir. Tanrı, sadakayı bu nedenden ötürü ve kullarını denemek için zorunlu kılmıştır. Zaten Kalvinizm de tam buraya oturmaktadır. Tanrının bazı kullarını seçtiğine inanan Kalvinistler, başarının bunun simgesi olacağını düşündükleri için var güçleriyle çalışmaktadırlar, ama bunu doğayı cimri olarak algıladıklarından değil, Tanrı'nın kendi kaderlerini nasıl belirlediğini görebilmek için yapmaktadırlar.
Fakat klasik iktisat teorisi bu paradigmayı alt üst etmiş ve doğanın aslında cimri olduğunu, ondan bir şey alabilmek için emek (ve sermaye) sarfetmek gerektiğini ortaya koymuştur. Düşünce âlemindeki bu büyük dönüşüm, uyruğu yok ederek vatandaşı öne çıkaran ve cumhuriyeti bir yurttaşlar şirketi olarak inşa eden siyasal teori ve pratikle birleştiğinde, sadaka gereksiz ve arkaik bir uygulama haline gelmeye başlamıştır. Bunun karşısında devletin tüm yurttaşlara eşit uzaklıkta olma zorunluluğu paralelinde güçsüzlerin kamusal himayesi uygulaması yol almaya başlamıştır. Bu sürecin beraberinde, hayırseverlik dinin zorunlu sadaka kavrayışının dışında profan (dinle ilgisi olmayan) bir koridorda, tamamen insani nedenlerle ve Tanrı'nın rızasını kazanma gibi bir amacı olmadan, laikleşerek kurumsallaşmıştır.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Sadaka, kültürümüzde meşrudur" derken, aslında hâlâ doğanın cömert olduğu varsayımına dayalı fatalist rızk kavramsallaştırmasının içinde yer aldığını ve sadaka kültürü aşılmadıkça gerçek yurttaşa ve gerçek hayırseverliğe ulaşılamayacağını ifade etmiş oluyor. O halde İngiliz klasik iktisatçılarını ve en başta da David Ricardo'yu okumak gerekiyor.
Üniversitede bu kez sermayeye yumurta!
Üniversitede yumurtanın hedefi bu kez patronlardı. Akdeniz Üniversitesi'nde konferans veren Yaşar Holding Yönetim Kurulu Başkanı İdil Yiğitbaşı'na bir öğrenci tarafından yumurta atıldı.
Antalya Sanayici ve İşadamları Derneği'nin düzenlediği Girişimcilik Haftası, Akdeniz Üniversitesi Konferans Salonu'nda düzenlenen törenle başladı. Açılış töreninin ardından Yaşar Holding Yönetim Kurulu Başkanı İdil Yiğitbaşı konferans vermek üzere kürsüye çıktı. Salonda bulunan bir öğrenci, üniversitenin sermayeye açılmasını protesto ederek, Yiğitbaşı kürsüye çıktığı anda bir yumurta fırlattı ve “Üniversitemizde bilim istiyoruz. Sermaye gruplarını istemiyoruz” diye bağırdı.
Yumurta kürsüye isabet ederken üniversitenin güvenlik görevlileri yumurta atan öğrencinin ağzını kapattı ve öğrenciyi yaka paça salondan çıkardı.
Antalya Sanayici ve İşadamları Derneği'nin düzenlediği Girişimcilik Haftası, Akdeniz Üniversitesi Konferans Salonu'nda düzenlenen törenle başladı. Açılış töreninin ardından Yaşar Holding Yönetim Kurulu Başkanı İdil Yiğitbaşı konferans vermek üzere kürsüye çıktı. Salonda bulunan bir öğrenci, üniversitenin sermayeye açılmasını protesto ederek, Yiğitbaşı kürsüye çıktığı anda bir yumurta fırlattı ve “Üniversitemizde bilim istiyoruz. Sermaye gruplarını istemiyoruz” diye bağırdı.
Yumurta kürsüye isabet ederken üniversitenin güvenlik görevlileri yumurta atan öğrencinin ağzını kapattı ve öğrenciyi yaka paça salondan çıkardı.
Ülkücüler seti bastı

Eşi, çocukları ve sevgilisi arasında kalan Ali Kaptan'ın 1967 yılında başlayıp günümüze kadar uzanacak olan hikayesini anlatan dizinin geçen haftaki bölümünde yaşananlar bir grup ülkücü genci kızdırdı.
Dizideki ülkücü gençlerin sol görüşlü bir genci kıstırıp "Bakalım seni kim kurtaracak" dedikler sahneye tepki gösteren ülkücüler dizinin Fatih Cibali'deki setinde protesto gösterisi yaptı.
Ellerinde "Öyle Büyük Bir Yalan ki", "Ülkücülük Güneştir" pankartları taşıyan grup sete bir de siyah çelenk bıraktı.
Ulema 'Bekaret bozulur' dedi!
Suudi Arabistan Kralı Abdullah'ın kızı beden dersi istedi, ulema, ‘Bekaret bozulur’ dedi
Suudi Arabistan’da şişman kız sayısı artınca Kral Abdullah’ın kızı Prenses Adile, “Kız çocuklara beden eğitimi dersi” çağrısı yaptı. Radikal din adamlarının bu
çağrıya yanıtı ağır oldu.
Suudi Arabistan’da erkek okullarında verilen beden eğitimi dersinin kız öğrenciler için de uygulanması talebi ülkede büyük bir tartışma başlattı. Kral Abdullah’ın kızı Adile’nin, “genç kızlar asında obezite oranı yüzde 51’e, kemik erimesi oranı da yüzde 67’ye çıktı. Çocuklarımız spor yapmıyor. Kız okullarına beden eğitimi dersi şart” demesi üzerine Eğitim Bakanlığı’nda kızların eğitiminden sorumlu bakan yardımcısı Nur el Fayez çalışma başlattı. Kraliyet ailesinin etkin isimlerinden Mekke Valisi Prens Halid el Faysal da bir okul ziyareti sırasında 8 yaşındaki bir kızın yanına gelip, “Ben de erkek kardeşlerim gibi okulda spor yapmak istiyorum” sözleri üzerine “Bu isteğin yerine gelecek” diyerek müjdeyi verdi.
‘Ahlaksız kadın spor yapar’
Başını etkili din adamı Şeyh Abdul Kerim el Kudeyr’in çektiği radikal imamlar, “Sadece ahlak seviyesi düşük olan kadınlar spor yapar. Bakire kızlar spor sırasında yapılan hareketlerle bekaretlerini kaybedebilir, o zaman bu durumu gelecekteki kocalarına nasıl açıklayacaklar. En iyisi kızların evde oturması” diyerek kızlara beden eğitimi dersi verilmesine karşı çıktı. Sonunda radikal imamlar baskın çıktı ve Eğitim Bakanlığı “Kız okullarında beden eğitimi dersi verilmesi kesin olarak yasaklanmıştır” ifadelerini içeren genelge yayınladı.
Suudi Arabistan’da şişman kız sayısı artınca Kral Abdullah’ın kızı Prenses Adile, “Kız çocuklara beden eğitimi dersi” çağrısı yaptı. Radikal din adamlarının bu
çağrıya yanıtı ağır oldu.
Suudi Arabistan’da erkek okullarında verilen beden eğitimi dersinin kız öğrenciler için de uygulanması talebi ülkede büyük bir tartışma başlattı. Kral Abdullah’ın kızı Adile’nin, “genç kızlar asında obezite oranı yüzde 51’e, kemik erimesi oranı da yüzde 67’ye çıktı. Çocuklarımız spor yapmıyor. Kız okullarına beden eğitimi dersi şart” demesi üzerine Eğitim Bakanlığı’nda kızların eğitiminden sorumlu bakan yardımcısı Nur el Fayez çalışma başlattı. Kraliyet ailesinin etkin isimlerinden Mekke Valisi Prens Halid el Faysal da bir okul ziyareti sırasında 8 yaşındaki bir kızın yanına gelip, “Ben de erkek kardeşlerim gibi okulda spor yapmak istiyorum” sözleri üzerine “Bu isteğin yerine gelecek” diyerek müjdeyi verdi.
‘Ahlaksız kadın spor yapar’
Başını etkili din adamı Şeyh Abdul Kerim el Kudeyr’in çektiği radikal imamlar, “Sadece ahlak seviyesi düşük olan kadınlar spor yapar. Bakire kızlar spor sırasında yapılan hareketlerle bekaretlerini kaybedebilir, o zaman bu durumu gelecekteki kocalarına nasıl açıklayacaklar. En iyisi kızların evde oturması” diyerek kızlara beden eğitimi dersi verilmesine karşı çıktı. Sonunda radikal imamlar baskın çıktı ve Eğitim Bakanlığı “Kız okullarında beden eğitimi dersi verilmesi kesin olarak yasaklanmıştır” ifadelerini içeren genelge yayınladı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)