28 Eylül 2010 Salı

Tecavüz ettiği eşinin arkadaşını taciz etti




SAMSUN'da elektrik ustası 33 yaşındaki Erdal Ç., kendisiyle cinsel ilişkiye girmeyen eşi 25 yaşındaki E.Ç.'ye tecavüz etti. Bu sabah evden çıkıp giderken eşinin arkadaşı olan 17 yaşındaki M.B. ile karşılaşan Erdal Ç.'nin ona da cinsel organını göstererek tacizde bulunduğu öne sürüldü. İki kadının şikayeti üzerine Erdal Ç. gözaltına alındı.Elektrik ustası olan 2 çocuk babası Erdal Ç., İlkadım İlçesi Adalet Mahallesi'ndeki evine dün geç saatte geldi. Yatak odasına giden Erdal Ç., uyuyan eşi Elif Ç.'yi uyandırarak ilişkiye girmek istedi. E.Ç. ilişkiye girmeyi kabul etmedi. Erdal Ç. bunun üzerine, “Senin kocanım. İstediğim zaman benimle sevişeceksin” diyerek eşiyle zorla ters ilişkiye girdi. Sabah olunca da evden çıkıp işe giderken, eşinin arkadaşı olan M.B ile karşılaşan Erdal Ç. ona da cinsel organını gösterdi.M.B. bunun üzerine, arkadaşı E.Ç.'nin evine giderek Erdal Ç.'nin yaptıklarını anlattı. İki kadın daha sonra birlikte polis merkezine gitti. E.Ç. ifadesinde 2002 yılında Erdal Ç. ile evlendiğini, 2 çocukları olduğunu belirterek, “Sorunlarımız olduğu için uzun zamandır ayrı yatıyoruz. Dün gece geç saatte eve geldi. Uyumak üzereydim. Birlikte olmak istedi. Kabul etmedim. ‘Ben erkeğinim, sende benim karımsın. Canım istediği zaman benimle ilişkiye gireceksin’ diyerek zorla ters ilişkiye girdi. Komşulardan utandığım için bağıramadım” diye konuştu. M.B. de, Erdal Ç.'nin kendisine cinsel organını gösterdiğini ve daha önce de birkaç kez öpmeye çalıştığını belirterek şikayetçi oldu. İki kadın şikayeti üzerine gözaltına alınan hırsızlıktan sabıkası bulunan Erdal Ç. ise suçlamaları kabul etmeyerek eşi ve arkadaşının kendisine iftira atığını öne sürdü. Soruşturmanın devam ettiği belirtildi.

25 Eylül 2010 Cumartesi

banu avardan refarandum yorumu

MİLLET ‘EVET’ Mİ DEDİ?!50 milyon seçmen vardı. Yüzde 58 EVET, Yüzde 42 HAYIR so...nuçla bir oylama geride kaldı. 700 bin oy geçersiz sayıldı. (Bu noktaya dikkat). Ve halkın yüzde 23’ü oy kullanmadı.Öncelikle; Bu süreçte, milyarlarca liralık rüşvet, sadaka, yardım, iktidar partisieliyle dağıtıldı. Tüm basın yayın araçlarında propaganda makinası EVET! diye bağırtıldı. Diyanet, cami imamları, EVET kampanyası yaptı. Tüm illerde Valilikler, ve kaymakamlıkların imkanları kullanıldı.,TÜM BUNLARA KARŞIN, bu millet yüzde 42 oranında ‘HAYIR!’ dedi.Yüzde 42’lik HAYIR, baskının ve propagandanın ve yayılan bilgi karmaşasının boyutu düşünüldüğünde, küçümsenecek bir rakam değildir.‘Umutsuz’luk girdabına kolay düşenlere ve ‘gideceğim bu diyarlardan’ mealinde iletiler yollayan sevgili gençlere diyorum ki, işte hep yazıpçizdiğimiz ‘ecnebileşme’ budur!Kaçmak, milleti ‘aptallıkla’ suçlamak, ‘3 kuruşa satılanlardan’ sözetmek , durumu görememektir. Kolayı seçmektir. Kendini rahatlatmaktır. Zor olan ANLAMAKTIR…Anlamamız gereken ilk mesele millet ÖZGÜR İRADESİYLE ‘EVET’ dememiştir.Karnı aç, beyni aç bırakılmış olanlar, ne olduğunu bilmedikleri ve dillerinin bile dönmediği bir ‘referandum’un içinde yeralan 26 maddeye EVET basmışlardır. Anayasa değişiklikliğinin ülke yararına olacağına birileri tarafından; köydeki, mahalledeki imam, güvendiği arkadaş, aile ve aşiret reisi ve her gün ekranda gördükleri kuklalar tarafından İKNA edilmişlerdir.İkinci mesele, bu İKNA’nın sebebidir. Bu millet uzun zamandır MUHALEFETE güvenmemektedir. Muhalefet yokluğu ve muhalefetin çeşitli kesimlerce, ‘güven vermez uzantıları’ EVET demelerine neden olmuştur.CHP ve MHP gerçek muhalefet değildir. Ve halk aslında muhalefet etiketi altında duran partileri uzun zamandır MUHALEFET olarak görmemektedir.‘Batı eksenindeyiz’ diyerek, ABD’ye göz kırparak, ‘AB’ye biz sizi sokacağız!’ diyerek, ‘kürt raporlarından’ sözederek, birbirinden beter işlere bulaşmış partilileri yüksek görevlere getirerek, Amerikan istihbaratı ile Soros’la görüşüp, Bilderberglerde ağırlanarak, yolsuzlukları kanıtlanmış belediye mensuplarını parti içinde tutarak, çarşaf ve başörtüsü söylemini ‘kullanarak’ ve ‘beyaz Türk’ burnu büyüklüğü içindeki öncü kadroları, aç sefil halkla temasa sokarak, bir noktaya varılamayacağı kanıtlanmıştır. Önümüze bakalım!Şimdi tarih 13 Eylül. 3 ay önce bıraktığımız yerde, satılan fabrikalar, her dört gençten birinin işsiz olduğu, nüfusun yüzde 14ünün de aç bilaç işsiz sokaklarda dolaştığı, her gün şehitler verdiğimiz ve ekranlarda ‘açılım’ın ve ‘özerkliğin’ tartışıldığı bir Türkiye vardı. 3aydır, millete referandum tartışması dayatıldı. Şimdi başbakanın deyişiyle ‘BÜYÜK KAPI açıldı!’ ‘Tarihi eşikten geçmiş bulunuyoruz!’Önümüzdeki birkaç ay içinde , Başbakan’ın teşekkür ettiği ‘Okyanus ötesi’ (sadece cemaat değil ama ABD yönetimi), Başkanlık sistemini ve federasyon anayasasını devreye sokacak. Böylece üniter devlete bir nokta koyma çalışmaları hız kazanacak.İktidar eliyle yeni bir anayasa yapılacak. Bu anayasada ‘Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü’ maddesi olmayacak.Yargı, Yürütme ve yasama ile birlikte ABD- AKP arzularını yerine getirmekle mükellef olacağı bir sisteme sokulacak.Önümüzdeki süreçte, ‘halkın psikolojisi’ ile ince ayar oynanarak Türkiye topraklarından çalınarak kurulacak bir kukla devlet fikri fiiliyata geçirilecek.Ermenistan ve Patrikhane konusunda ABD’nin AB’nin istediği adımlar hayata geçirilecek.Medyada daha büyük bir yandaş dalga ortalığı saracak .Ve Silivri’den geride kalan muhalif aydınlar büyük risk altında olacak.Tüm bu koşullarda Türk milletinin GERÇEK MUHALEFETE ihtiyacı vardır. Türk milleti, oy verdiklerine değil, oy vermediklerine bakmak lazımdır. Bu millet varolan ‘muhalefeti’ desteklememekte, ya da ‘KERHEN’ desteklemektedir.Muhalefete güvenemeyen bir millet yüzde 42 oyla bir Amerikan projesine HAYIR! diyorsa, GERÇEK MUHALEFET ortaya çıkabilse, tümüyle arkasında birleşecektir..Halk GERÇEK MUHALEFET’i beklemektedir! Beklemeyi bırakıp, o muhalefetikendi bağrından çıkarması gerektiğini, bilinçaltından fiiliyata geçirdiği gün, Türkiye bambaşka bir sabaha gözünü açacaktır. Bunu belli bir zaman içinde beceremezse, ülke SEVR haritasında ve bu oylama sonuçlarını gösteren haritalarda yansıdığı gibi, üçe bölünmüş haliyle de kalmayacak, ABD’nin atadığı ‘krallar’ca yönetilen, şehir devletçiklere bölünerek yokoluşa gidecektir.Kendini bilmezlerce söylendiği gibi ‘Atatürk ilkeleri’ toprağa gömülecek ‘EVRENSEL HUKUK’ teranesi kılıfında faşizm egemen olacaktır.Ben Türk milletinin tarihte yaptığı gibi, BU AŞAMADA düşmanı şaşırtacağını biliyorum!Banu AVAR

24 Eylül 2010 Cuma

Liberallerin 'AKP sosyalizmi'

Referandum ve sonucu, yalnızca AKP’ye değil, AKP destekçisi solculuk iddiasındaki liberallere de yüksek perdeden iddialar ileri sürmek için yeni bir hız verdi.Önceleri daha çok eleştirir, hatta suçlarlardı. H. Berktay örneğin, Marx’a, onun tarih, siyaset öğretilerine varıncaya kadar ağzına geleni söylemişti. M. Belge Komüntern’i karalayıp dururdu. A. Altan’ın vurguları, her şeyin değiştiği, sınıfların yok olduğu, sınıf mücadelesinin ihtiyaç olmaktan çıktığı üzerineydi. Küreselleşme işçi sınıfını dağıtmış, sınıfsız topluma götürüyordu.Örnekler çoğaltılabilir. Ve bu tür Marksizme yöneltilmiş suçlama ve “yenilik” iddiaları geri alınmadı. Hâlâ savunuluyor. Önceden solculuk iddiasında bulunmuyor değillerdi, ancak referandum döneminde en çok Roni Margulies ve Ümit Kıvanç’ın ağzından “en devrimci biziz”, “en sosyalist biziz” vurgulu yazılar kaleme almaya başladılar. “Cahillik”i aşağılama içerikli olsa dahi Lenin okumayı bile salık verir oldular.
İDDİADAN BOL ŞEY YOK!Sosyalisttiler! Devrimciydiler!Bunca sosyalistlik ve devrimcilik iddiasında bulunmak zorundadırlar. Mezarlıktan geçerken ıslık çalınır. Eh! AKP’yi göstere göstere bunca açıktan savunmak kolay değildir. Sosyalistliğe de, devrimci olunmadan sosyalist olunamayacağı için devrimciliğe de sığmaz. Sığdırabilmek için sadece ıslık çalmak değil, yüksek sesle bağırmak çağırmak ihtiyacı büyüktür.Nasıl olacak bu “devrimcilik”? Ne tür bir “sosyalizm” bu? Tarafçıların devrimciliklerine kanıt bulmaları olanaksız. Ağızlarını açtıklarında devrime ve devrimciliğe küfür ettiler, ediyorlar. Ama Çiller bile “devrim” diyordu. Hâlâ, Özal’ın devrimciliğinden söz açılıyor! “Değişim”… İşte bu “sihirli sözcük” liberallerin dilinde devrim demek. Obama da devrimci oluyor “değişim” dediği için, Erdoğan da. “Sosyalizm” diye savunmaya çalıştıkları şey de devrimsiz sosyalizm oluyor. Değişiyoruz ya! İşte bu sosyalizm oluyor, AKP’nin de “eksikleri”nden söz ettikleri için liberaller en ileriden “sosyalistler” oluyorlar!Kıvanç, devrimciliğini kanıtlamak için, “..dünyada eşitliğin bir noktada zor kullanılmaksızın asla sağlanamayacağına iman etmiş benim gibi biri..” diye tanımlıyor kendisini. Devrimlerin “ebesi” zor ya, efendi, onu bile savunduğunu söyleyince yeterli olacağını sanıyor. Bir de karşı devrimci zor var oysa. Eşitlik için değil, örneğin TEKEL işçilerine eşitsizliği dayatmak için uygulanan. AKP’nin uyguladığı. Kıvanç’ın savunduğu ve desteklediği AKP’nin. Kurtarmıyor.
HEM AKP’YE DESTEK HEM SOSYALİSTLİK!“Sosyalistlik” iddiası hiç kurtarmaz. Zamanında Marx Manifesto’da burjuva sosyalizminin yanında feodal sosyalizmden, kilise sosyalizminden söz etmişti. Ütopik sosyalizm olur da kapitalizmin değer bırakmayan ilerleyişine ahlaki itirazlar yönelten feodal sosyalizm olmaz mı? O olur da “AKP sosyalizmi” olmaz mı?Tarafçıların açmazı bu: Hem AKP’yi savunacak, bu en geri ideolojik argümanlarla, dincilik ve milliyetçilikle, Türk-İslam sentezciliğiyle tekellerin, vahşi kapitalist birikimin, emperyalizm işbirlikçiliğinin modernist ihtiyaçlarını bir güzel birleştiren bu partiyle liderinin demagojisini yaptığı “ileri demokrasi” arasında temelli bir ilişki kuracak, hem de Türkiye’nin ilerici birikimini etkilemeye çalışacaksın... Bunun için beslenecek, gazete çıkaracak, uğraşacaksın. Davanın asıl sahipleri mukaddesatçı, muhafazakar taban üzerinde gereğini yaptıkları ve sana şöyle ya da böyle “sol” değerlerden nasibini almış, ilerici, demokrat taban üzerinde tepinme görevi düştüğü için, tabii ki zorlanacaksın. “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak” kadar, ilerici demokratlara da sadece “değişim” dediği için bunca gerici AKP’yi dayatma ve destekletmenin zor olacağı bellidir. Taklalar kaçınılmaz olur. Kırk takla gerekir.
AKP, HALKA VE TALEPLERİNE DÜŞMANKıvanç, “halktan kopukluk”a, kitlelerin eğilimleri ve taleplerinin önemine vurguyla, madem halk AKP’ye teveccüh gösteriyor, örneğin referandumda önemli bir çoğunlukla AKP’nin öneri ve tutumlarına “evet” diyor, öyleyse AKP destekçiliği yapmak gerek demeye getiriyor. Açıkça diyor.Sosyalistliğin de devrimciliğin de “ayağı yerden kesiklik” olmadığı, sosyalizm demenin tek başına kuşkusuz yeterli olmayacağı, halkın taleplerinden hareket etmek gerektiği tabii ki doğru. İş talebini destekler, hareket noktası edinirsiniz, esnek çalışmanın kaldırılmasını istersiniz işçilerin sorununu sahiplenecekseniz ya da sendikal özgürlük, grev hakkı vb. talepleri için mücadelenin geliştirilmesine katkıda bulunursunuz. Özgürlükler için mücadele edersiniz, eşitlikse, Kürtlerin, Alevilerin eşitlik taleplerini desteklersiniz. Ama kalkıp “halkın eğilim ve talepleri” deyip buradan AKP destekçiliği çıkarırsanız, bu ne Lenin’in ne Marx’ın şahitliğine dayandırabilirsiniz. Onların defterlerini dürüp bir kenara koydukları Kautsky, Mortov, Togliatti gibilerine müracaat etmeniz gerekir.
DEĞİŞECEK OLAN HANGİ İKTİDAR?AKP destekçiliği için, Marksizmi ve onun sınıflar mücadelesi öğretisini, iktidarın sınıf niteliğine ve devrim için bir sınıf iktidarının değişmesi ihtiyacına vurgusunu değiştirmek zorunda kalırsınız. Burjuva diktatörlüğüne karşı mücadele yerine “memleketin asli sorunu olan derin devlet diktatörlüğü rejiminin değişmesi”ni geçirir, buna “yol açabilecek gelişmeler yaşandığı”nı, ve bunu desteklediğinizi söylersiniz! Neyse “derin devlet diktatörlüğü”? Hangi sınıfınsa? Tabii ki “sınıfsız”dır! “..Halkın seçtiği siyasi iktidar ile İttihatçı rejimin bekçisi ordu arasındaki kaçınılmaz çatışma”, size göre bütün tutum almaları tayin edecek temel karşıtlık olur, pozisyonunuzu buradan alıp, burjuva diktatörlüğünün yürütme komitesi olup olmamasına önem vermeden gerici burjuva hükümeti desteklemeyi seçersiniz. Adını da sosyalistlik, devrimcilik takarsınız! “Siyasi iktidar” dediğiniz şeyin bir sınıf iktidarı olduğunu ve tam da halkın taleplerinin elde edilebilmesi için devrilmesi mücadelesinden kaçınılamayacağına boşverir, “kaçınılmaz”ın onunla onun yürütücülüğünü yaptığı düzenin bekçisi olan ordu arasındaki çatışma olduğu hayalini yayarsınız.Ancak AKP destekçiliği koşullarında “Antepli esnafla, Bursalı benzinciyle, mahalledeki otoparkçıyla, ‘ben komünistim’ diye de açık açık belirterek gayet iyi anlaşabildiğinizi ileri sürersiniz. Bu “halk”ın arasında TEKEL işçisi yoktur ama... Grev hakkı olmadan üç kuruşluk zamma ve performans değerlendirmesine karşı çıkan öğretmen, sağlıkçı vb. yoktur. Paralı sağlık ve eğitimden bizar olan emekçiler, işsizler yoktur. Rafları boşalan esnaf da yoktur. Siz herhalde Bahçeli’nin yanı sıra Erdoğan’ın da hız verdiği şovenizmden etkilenerek şurada burada Kürtlere saldırıp linç peşine düşenlerle ve birkaç gün önce resim galerilerine saldıranlarla iyi anlaşıyorsunuzdur.Bir de “sosyalistliğin devrimciliği telef oldu. Silkinip bizi sosyalist yapan şeyin özünü yeniden kavramaya çalışmazsak sonumuz kötü” dersiniz! Yani titreyip kendimize dönmezsek” öyle mi?Sorun ne kavramaktadır ne de projelerde! En başta işçi sınıfına bağlanmakta, işçi ve emek hareketinin ilerlemesinde ve hem sosyalizmi hem de devrimciliği orada aramaktadır. Ayaklar ya buraya basılacaktır. Ya da ipini çoktan kırmış Tarafçı liberaller gibi desteklenecek bir burjuva gerici mihrak bulunacaktır. Bu eski bir hastalıktır. Egemenlerin bir bölümünü destekleme. En çok Aydınlıkçılar yapardı. Geldikleri nokta Ergenekon dosyalarıdır.

Liselerde etek yasağı

2010-2011 eğitim öğretim yılı liselerde gericilik örnekleriyle başladı. Üniversitelere türbanlı öğrenciler girmeye başlarken liselerde kız öğrencilerin etekli giriş yapması yasaklanıyor.
Yeni eğitim dönemi kıyafet skandallarıyla başladı. Daha önce kendilerine bildirilen kıyafetleri satın alan kız öğrenciler okullara girişlerde okul yönetiminin keyfi uygulamaları ile karşılaştılar. Etekli kız öğrenciler okullara alınmadı. İşte iki örnek:
İstanbul Kadıköy İntaş Lisesi’nde okula etekle gelen kız öğrenciler okula alınmadı. Okul yönetimi, gerekçe olarak daha önce velilere mesaj atıp toplantıya çağırdıklarını, yeni kılık-kıyafet yönetmeliğinin duyurulduğunu gösterdi. Konuyla ilgili görüştüğümüz öğrenciler velilerine böyle bir mesaj gelmediğini, okulun sitesinde etek giyilmemesine dair bir bildirim olmadığını, okulun anlaşmalı olduğu mağazalarda da böyle bir bilginin olmadığını söylediler. Milli Eğitim Bakanlığı’nın da etek giyilmeyeceğine dair bir kural açıklamadığını belirten öğrenciler okula girmek isteyen yüzlerce kız öğrencinin derslere alınmadığı bilgisini verdiler.
Öğrencileri kapıya koyan yönetimin yaptıkları bununla da kalmıyor. Geçtiğimiz sene değişen okul kıyafetlerinin giyilmesini yine haber vermeden birdenbire yasaklayan yönetimin, yeni kıyafetleri maddi yükünü karşılayamadıkları için alamayan ve bu nedenle eski formayla okula gelen öğrencileri okula almadığı iddia ediliyor.
Müdür "kısa eteklileri" fişlemiş!Benzer bir başka olay da Sarıyer Behçet Kemal Çağlar Anadolu Lisesi’nde yaşandı. Okulun öğrencilerinden biri ile yaptığımız görüşmede etek boyları bahane edilerek kız öğrencilere hakaretler edildiği ve öğrencilerin isimleri not edilerek tehdit edildiği belirtildi.
Sarıyer Behçet Kemal Çağlar Anadolu Lisesi’nde eğitim gören kız öğrenci sorularımıza şu yanıtları verdi:
Öncelikle yaşadığınız olayı bize kısaca anlatır mısın?Sabahları yapılan tören konuşmalarından birinde müdür yardımcısı kız öğrencilerin etek boyundan bahsetmeye başladı. Kısa etek giyen kız öğrencilerin artık okula alınmayacağını söyledi. Kısa etek diye bahsettiği de diz üstü hizasındaki etekler. Daha da ileri giderek bu öğrencilere hakaret etmeye başladı. “Kısa etek giyen kız öğrenciler yol kenarında iş bekleyen kadınlara benziyor” dedi. Biz hep bir ağızdan yuhalamaya başladık. Törenin ardından o beğenmediği boyda eteklerden giyen kız öğrencileri toplayıp isimlerini aldılar.
Daha önce de benzer olaylar yaşanmış mıydı okulunuzda?Evet, geçen sene de aynı müdür yardımcısı etek boylarımıza takmıştı. Diz üstü hizada etek giyen kız öğrencilerin velilerini çağırıp konuşuyordu. Ama gerici müdürümüzün icraatları bununla sınırlı değil tabi ki. Geçtiğimiz sene iki arkadaşımız sevgili oldukları için ceza almış, bir tanesi okuldan atılmıştı. Zaten tören konuşmalarında “Bu yaşlarda âşık olmak yasak, aşk mektubu yazmak yasak” gibi cümleleri ağzından düşürmüyor. Eşi de kara çarşaflı olan müdürümüz plaket törenlerinde erkek öğrencileri öpüyor ama kız öğrencilerin şöyle bir elini sıkıyor sadece.

‘Tayyip ekonomisi’ne yeni anayasa lazım


“AKP seçim ekonomisi mi uygulayacak?” tartışmaları süredursun, “Tayyip Erdoğan ekonomisi” ülkenin bir gerçekliği haline çoktan geldi. Buna göre ülkede artık bir “padişah ödeneği” var ve Başbakan kamuyu zarara uğratmak, zimmet, anayasanın eşitlik ilkesinin ihlali gibi suçlardan muaf... Ama yine de “hukuk”un Tayyip Erdoğan ekonomisine tam anlamıyla uydurulabilmesi ve Erdoğan’ın yasalar üstü bir konuma yerleşebilmesi için “yeni anayasa” ve başkanlık rejimi gerekli görünüyor.
8 Eylül’de yayınlanan IMF “4. Madde Konsültasyon Raporu” hükümetten bir kez daha mali kuralı yasalaştırmasını talep etti. Kamu bütçesinin milli gelire oranına sınır koyan “mali kural” uygulaması, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın şiddetle savunduğu ve 2010-2012 Orta Vadeli Programı’na da koydurttuğu bir madde. AKP hükümeti IMF anlaşması olmadan da IMF direktiflerine uygun ekonomi politikalar yürütmesine karşın, “mali kural” meselesinde hükümetin içine de yayılan bir gerginlik söz konusu.
Bu uygulamayı bir süre daha ertelemek isteyen Başbakan Erdoğan, televizyonda yaptığı bir konuşmada şunları söylemişti: “Burada oranlar noktasında bir sıkıntı var. Çünkü biz IMF’den zaten sıyrıldık. Şimdi IMF’den sıyrılmışken bizim kendi içimizde IMF oluşturmamızın anlamı yok”. Başbakan Erdoğan bu sözlerinin ardından da mali kuralın yasalaşacağının, ancak bunun seçim sonrasına bırakılacağının işaretini vermiş ve şöyle konuşmuştu: “Mali kural yasalarla niye dayatılsın? Erteleyelim ama bunu daha sonra gündemimize alalım. Bizim yapmamız gereken ülkede yatırımları süratle yapmak. Eğer biz yatırımlarda kısmaya, kısıtlamaya gidersek ülkemizin kalkınma sürecini hızlandıramayız. Büyümeyi hızlandıramayız. ”
Bu tartışma, “AKP seçim ekonomisine mi yöneliyor?” sorusunu beraberinde getirdi. Oysa AKP’nin seçim ekonomisi uygulayıp uygulamayacağından bağımsız olan bir başka gerçeklik gözden kaçıyor: “Tayyip Erdoğan ekonomisi” doludizgin yola devam ediyor.
Artık bir “padişah ödeneği” var…II. Abdülhamid 20 Aralık 1881 tarihli “Muharrem Kararnamesi”yle Duyun-u Umumiye’yi kurdurttuktan sonra bütçeden padişahın ülkedeki ve yönetimdeki nüfuzunu artırmak üzere bir “padişah ödeneği” de ayrılmaya başlanmıştı. Dünya basketbol şampiyonasında finale çıkan Türkiye milli takımı oyuncularına örtülü ödenekten 28,5 milyon TL ödül veren Başbakan Erdoğan’ın da örtülü ödeneği bir çeşit “padişah ödeneği” olarak algıladığı söylenebilir. Örtülü ödeneğin ne şekilde kullanılabileceğinin yasalarla belirleniyor olması ise basketbolcuları yarı final maçı sonrasında telefonla arayarak ödeneğinden onlara “bahşiş vereceğini” duyuran Başbakan’ı durdurmadı.
5018 sayılı Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanunu’nun 24. maddesine göre düzenlenen örtülü ödeneğin tanımı ve kullanım alanları şöyle: “Örtülü ödenek; kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, Devletin milli güvenliği ve yüksek menfaatleri ile Devlet itibarının gerekleri, siyasi, sosyal ve kültürel amaçlar ve olağanüstü hizmetlerle ilgili Hükümet icapları için kullanılmak üzere Başbakanlık bütçesine konulan ödenektir.” Maddenin devamında örtülü ödeneğin “padişah ödeneği” anlamına gelmediği ise şu cümleyle ifade ediliyor: “Örtülü ödenek bu amaçlar dışında ve Başbakanın ve ailesinin kişisel harcamaları ile siyasi partilerin idare, propaganda ve seçim ihtiyaçlarında kullanılamaz.”
Yasadaki tanımların açıklığına rağmen Erdoğan’a göre artık bir “padişah ödeneği” var. Duyun-u Umumiye uygulamaları zaten tamamdı; “Tayyip Erdoğan ekonomisi”yle padişah ödeneği de tamam oldu…
Kamu yararı da neymiş?5018 sayılı kanunun 71. maddesine göre kamu zararı şu anlama geliyor: ““Kamu zararı, mevzuata aykırı karar, işlem, eylem veya ihmal sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasıdır.” Aynı maddenin devamında kamu zararının nasıl belirleneceği tanımlanırken, (g) fıkrasında “mevzuatında öngörülmediği halde ödeme yapılması” da kamu zararı kapsamında değerlendiriliyor.
Ancak Tayyip Erdoğan ekonomisinde Başbakan söz konusu olduğunda kamu yararı ve kamu zararı ilkelerinin bir hükmünün bulunmadığı görülüyor. Anayasa değişikliğiyle birlikte artık bu tür soruların sorulması daha da abesle iştigal haline geldi. Başkanlık tartışmaları ise Tayyip Erdoğan ekonomisini bütünüyle anayasa ve yasalarla uyumlulaştıran bir adım olacak ve süreci mantıksal sonucuna vardıracak.
Zimmet suçu işlemenin tek bir yolu mu var?Bu dönüşümün hızlı ve kapsamlı olması şartı bulunuyor. Zira kanunlarda halen Tayyip Erdoğan ekonomisine kıymık batırabilecek bazı incelikler de mevcut. Mesela Türk Ceza Kanunu’nun “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Dair Suçlar” başlığını taşıyan bölümünün 247. maddesinde zimmet suçuna getirilen tanım bunun bir örneği… Şöyle söylüyor kanun: “Görevi nedeniyle zilyedliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçiren kamu görevlisi, beş yıldan on iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
Yani suç sadece kamu görevlisinin “görevi nedeniyle zilyedliği kendisine devredilen” malı kendi zimmetine geçirmesiyle işlenmiyor. Kanuna göre, kamu görevlisinin korumakla ve gözetmekle yükümlü olduğu malı “başkasının zimmetine” geçirmesi de aynı suç kapsamında değerlendirilerek, beş ila on iki yıl arasında hapis cezasıyla cezalandırılıyor.
ABD’ye “vergi kıyağı”Basketbolculara örtülü ödenekten verilen “bahşişle” ilgili bir başka ilginçlik daha söz konusu… Basketbolcuların zimmetine geçirilen ödül Türkiye’de gelir vergisine tabi değil, fakat ABD profesyonel basketbol liginde top koşturan oyuncular, ABD yasaları gereğince Türkiye’de elde ettikleri gelirlerin de yüzde 35’ini vergi olarak ödeyecek.
Her bir oyuncunun devletten 1,5 milyon TL ve 400 Cumhuriyet altını (yaklaşık 163 bin TL), yani yaklaşık 1,1 milyon dolar “bahşiş” aldığı düşünülürse, ABD devletinin kasasına oradaki oyuncular üzerinden kişi başı 385 bin dolar girecek. Bu oyuncular arasında Başbakanını seven Hidayet Türkoğlu ilk akla gelen isim…
Eşitlik ilkesi mi, o da ne? Tayyip Erdoğan ekonomisine “alışamayanlardan” bir tanesi olan Avukat Sinan Vural, örtülü ödenekten verilen prim skandalına ilişkin bir dava açarak, bu uygulamanın anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğunu belirtti.
Vural dava dilekçesinde şunları söyledi: “Anayasanın 10. maddesine göre yasa önünde eşitlik ilkesi gereği olarak yasaların uygulanmasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrılığı gözetilmesi ve bu nedenlerle eşitsizliğe yol açılması Anayasa katında geçerli görülemez. Bu mutlak yasak, birbirinin aynı durumunda olanlara ayrı kuralların uygulanmasını ve ayrıcalıklı kişi ve toplulukların yaratılmasını engellemektedir. Aynı durumda olanlar için farklı düzenleme, eşitliğe aykırılık oluşturur.
“Kamu hizmetinde eşit davranış, eşit yararlanma temel niteliktir. ‘Haklı bir nedene’ dayanmayan bu karar ile uluslararası karşılaşmalarda aynı ay yıldız forması altında ülkemizi temsil eden sporcuların farklı uygulamaya tabi tutulmaları Anayasanın yasa önünde eşitlik ilkesi ile AİHS in 14. maddesindeki ayrımcılık ilkesine açıkça aykırıdır.”
Bu itiraz, anayasaya yama yapılmasının yetmeyeceğini ve Tayyip Erdoğan ekonomisinin en kısa sürede yeni bir anayasayla taçlandırılması gerektiğini gösteriyor.
Bir de yönetmelikle uğraşacak değil ya…Uluslararası müsabakalarda sporculara devlet tarafından verilecek ödülleri düzenleyen bir yönetmeliğin de bulunması, Başbakan için bir başka gereksiz ayrıntı olsa gerek. Zira Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün “Spor Hizmet ve Faaliyetlerinde Üstün Başarı Gösterenlerin Ödüllendirilmesi Hakkında Yönetmelik” uyarınca dünya şampiyonasında büyükler kategorisinde takım sporlarında ikinci olunduğu takdirde her sporcuya “en fazla” 400’er Cumhuriyet altını ödül veriliyor.
Bu durumda ya örtülü ödenek kamu kaynağı değil ve buradan verilen “bahşişler” devletin sporculara verdiği ödül kapsamında değerlendirilmiyor ya da bundan sonra dünya şampiyonalarında ikinci olan bütün milli takım sporcularına devletin kasasından 1,5 milyon TL artı 400 Cumhuriyet altını verilecek. Tabi ikinci seçenek geçerliyse bahsedilen yönetmeliğin halen yürürlükte olup olmadığı da bir soru haline geliyor.
Yeni anayasaya “Baş(ba)kan, ülkedeki ve yönetimdeki nüfuzunu artırmak üzere kamu kaynaklarını istediği şekilde kullanma hakkına sahiptir” şeklinde bir madde konulacak olursa bu tür sorunlar da aşılabilir.

23 Eylül 2010 Perşembe

Norveç kadın yönetici arıyor

Teklif çok çekici. Yalnız iki şartı var: Kadın olmak ve Norveççe konuşmak gerekiyor. İş Norveç’te, ancak vatandaşlık şartı aranmıyor. Aciliyetin nedeni şu: Beş yıl önce çıkarılan yasaya göre, 1 Ocak 2008 tarihi itibariyle halka açık şirketlerin yönetim kurullarının yüzde 40’ının kadınlardan oluşması gerekiyor. Kotayı dolduramayan şirketler kapatılabilir. Şimdi hükümet, yönetim kuruluna kadın üye bulamayan şirketlere ne yapacağını düşünüyor. Şirketler ilanla kadın yönetim kurulu üyesi arıyor. Bazı kadınlar beş-on şirkette birden yönetime giriyor. Kimi erkekler, boş koltuk bulunan yönetim kurullarına giremediği için "Bu yaştan sonra cinsiyet mi değiştireyim" diye yakınıyor. Yıllar önce Norveçli bir gazeteciye "Siz neden AB’ye üye olmak istemiyorsunuz?" diye sorduğumda şu yanıtı vermişti: "Biz kimsenin işimize karışmasını istemeyiz, çünkü herşeyin en doğrusunu bildiğimizi, en isabetlisini yaptığımızı düşünürüz..." Norveç bugün hálá AB üyesi değil. Kişi başına düşen milli gelir 66 bin dolar olduğuna göre ve hemen her ankette Norveç en yaşanılası ülkeler arasında ilk sıralarda geldiğine göre gerçekten en doğrusunu biliyorlar. Norveçliler doğru bildikleri yoldan gidip 2003’te bir yasa çıkarıyorlar. Buna göre, borsada işlem gören şirketlerin yönetim kurullarında yüzde 40 oranında kadın üye bulunması gerekiyor. Sürenin dolmasına 15 gün kala birçok şirket henüz kotayı tutturabilmiş değil. Peki bu şirketler yasa gereği kapatılacaklar mı? İşte hükümet bu açmazla karşı karşıya. Ya yasayı çiğneyecek, ya da gereğini yerine getirecek. Norveç, siyasette kadının temsil oranını seçimlerde kota koyarak yükseltmeyi başarmıştı. Parlamentodaki kadınların oranı yüzde 39.7. Şimdi cinsiyet dengesini toplumun daha geniş kesimlerine yaymak için, iş dünyasında da kota uygulamasına gidiyor. MUTFAK EŞİTSİZLİĞİ Aslında Norveç kadın-erkek eşitliği cenneti değil. Erkeklerin ev işi yapayım diye kendini helák ettiği filan yok. Stavanger Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre Norveç’te kadının yeri hálá mutfak. Kadınlar haftanın 12 saatini ev işi yaparak geçiriyor, erkekler ise sadece 4 saat. Araştırma kapsamındaki 34 ülke içinde en çok Meksika’nın erkekleri ev işi yapıyor. Norveçli kadınlardan bile daha uzun süre yemek, çamaşır, temizlik ve alışverişle uğraşıyorlar. Ev hayatındaki bu dengesizliğe karşın, iş dünyasını erkek egemenliğinden kurtarmaya soyunan Norveç’in beş yıl önce çıkardığı benzeri görülmemiş yasayla birlikte iş dünyasında kabuk değişimi başlıyor. Bugün, yönetim odalarında artık daha fazla kadın var. Yasa kapsamına giren 500 kadar şirketin üst yönetim kademelerinde kadınların oranı yüzde 35’i buldu. Oysa bu rakam 2002 yılında yüzde 7 düzeyindeydi. Karşılaştırma açısından örnek vermek gerekirse, ABD’de 500 büyük şirketin yönetim kurullarında kadınların oranı yüzde 14.8. Norveç’te yasanın yürürlüğe girmesine 15 gün kala şirketler yüzde 40’lık kotayı doldurmak için umutsuz bir şekilde kadın yönetici arayışı içinde. Bir Norveç şirketinin yönetim kuruluna girmek için vatandaşlık şartı bulunmuyor, ancak Norveç dili konuşanlar tercih ediliyor. Ülkenin tanınmış isimleri özellikle rağbet görüyor. Mesela eski Petrol ve Enerji Bakanı Thorhild Widvey, 2005 yılında hükümetten ayrıldığı günden bu yana tam 11 şirkette yönetim kurulu üyeliği elde etti. Şu anda yılda 91 bin dolar kazanıyor ve gelen teklifleri artık geri çeviriyor. Üst yönetim kademelerine girmek için başvuranlar çoğunlukla kalifiye olmadığı için kadın yönetici yetiştirmek üzere "Geleceğin Kadınları" adı altında bir proje başlatılıyor. Tabii dünyada ilk ve tek olan bu yasa herkesi memnun etmiyor. Wall Street Journal, Norveç’in en büyük ekonomi gazetesi ile haber dergisini yayınlayan Hegnar Media’nın CEO’su ve yayın yönetmeni Trygve Hegnar ile konuşmuş. Hegnar diyor ki, "Sırf kadın diye bir takım deneyimsiz insanlara yer açmak için kaliteli adamlardan olduk." (Aslında birçok erkek, sırf erkek olduğu için yönetim kurullarında ya, neyse). Trygve Hegnar, Norveç’te medya kralı mertebesinde bir isim. Ancak Hegnar Media’nın yüzde 29 hissesini aldığı Gyldendal ASA adlı yayın grubunun yönetim kuruluna girmeyi bile başaramamış. Çünkü boş üyeliklere kadınlar konmuş. "Bir yönetim kurulu üyeliği uğruna bu yaştan sonra cinsiyet değiştirecek değilim ya" diyor Hegnar. Kendisi 64 yaşında. Norveç’in en büyük holding kuruluşu olan Aker ASA da şirketlerini yasaya kurban vermemek için ülke sınırları dışından kadın yöneticiler buluyor. Balıkçılıktan petrol, gemicilik ve mühendisliğe birçok alanda faaliyet gösteren Aker, İsveç, Danimarka ve Finlandiya’dan deneyimli kadın yöneticileri transfer etmiş. Bu arada bazı önemli erkek yöneticileri de yönetim kurulu dışında bırakmak zorunda kalmış. Aslında Aker yöneticileri, başlangıçta prensip olarak bu yasaya karşı. Kararların hükümet değil, hissedarlar tarafından verilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Ancak şimdi erkeklerin, yönetim kurulundaki kadın meslektaşlarını etkilemek için daha çok çalıştığını itiraf ediyorlar. MAÇOLARIN DEVRİMİ Hiç umulmadık ülkelerde gönüllü kadın kotası uygulayan şirketler de çıkıyor. Mesela maço tabiatlı İtalya’da. Ray-Ban gözlüklerinin yanı sıra Prada, Chanel ve Versace için de gözlük üreten Luxottica, önümüzdeki iki yıl içinde üst yönetim kademelerinin yüzde 30’una kadınları getirmeyi kararlaştırdı. İtalya, endüstrileşmiş ülkeler arasında üst düzey kadın yöneticisi en kıt ülke. Şirketlerin yönetim kurullarında kadın oranı sadece yüzde 2. Çalışacak yaşta istihdam edilen kadınların sayısıyla ilgili OECD sıralamasında, Türkiye ve Meksika’dan sonra, sondan üçüncü. Durum böyleyken Luxottica hiçbir yasal zorunluluk olmadan devrimci bir karar alıyor, farklı cinsiyet ve cinsel tercihlerle ırk çeşitliliğini üretimde devreye sokmaya karar veriyor. Çünkü müşterilerinin yüzde 60’ı kadın ve lüks üretim işi alabildiğine yaratıcılık ve yeni buluşlar gerektiriyor. Yönetimde cinsiyet ve ırk çeşitliliğinin de yaratıcı sonuçlar verdiği kanıtlanmış durumda.

Güneşlenmek dert oldu!






Norveçli kadın voleybolcular, Ankara'daki bir parkta bikiniyle güneşlenmek istediler, 'seyircileri bol oldu'. Gölbaşı'na gittiler, helikopter alçaktan uçtu. Onlar da çareyi çatıya çıkmakta buldu



Avrupa Genç Bayanlar Voleybol Şampiyonası elemeleri için Ankara'ya gelen Norveç Genç Bayan Voleybol Milli Takımı, "izleyicisiz" güneşlenmek için bir hayli çaba harcadı.Norveçli oyuncular Ingrid Helene Sando, Hilde Elvebakk ve Hanna Sandsdalen, güneşlenmek isteyince yaşadıklarının kendilerini şaşırttığını söyledi. Ankara'ya maçlardan 10 gün önce geldiklerini söyleyen Sando'nun anlattıklarına göre, Norveçli sporcular antrenmandan kalan boş zamanda güneşlenmek istedi. Ulus'taki Gençlik Parkı'na giden kadın sporcular, bikini ve şortlarla çimlere uzandıklarında çevreleri bir anda meraklı bir kalabalık tarafından sarıldı. Kalabalık, gittikleri her yerde kendileriyle birlikte hareket etti.



'Cep telefonuyla çektiler'Bazılarının cep telefonlarıyla fotoğraf çektiğini söyleyen Elvebakk, bazı kişilerin de bozuk bir İngilizceyle sorular sorduğunu anlattı. Sandsdalen de rahatsız edilmediklerini ancak bu durumu garip bulduklarını belirti. Voleybolcular, o sırada parktan geçen ve kalabalığın neden toplandığını merak eden Norveç takımının otobüs şoförü tarafından parktan çıkarıldı. Kalabalıktan bazı kişiler şoföre tepki gösterdi.



Helikopter ekibinden yanıtNorveç takımı, güneşlenmek için bu defa TED Ankara Koleji'nin Gölbaşı yakınlarındaki kampusunun olduğu bölgeye gitti. Güneşlenirken oldukça yüksekten bir askeri helikopterin geçtiğini söyleyen Elvebakk, helikopterin bir daire çizdikten sonra alçaldığını, üçüncü seferde ise yerden yaklaşık 10 metre mesafeden uçarak üstlerinden geçtiğini söyledi.Bu "imalı" anlatım üzerine helikopterin uçuş ekibinden bir pilot "Orası askeri helikopterlerin eğitim bölgesi. Bahsedilen durum, 'mecburi iniş motor arızası' çalışması kapsamında yapılmış dairevi hareket ve yere kadar alçalmadır" diye konuştu. Sonuçta sporcular, otellerinin terasında güneşlendi.