14 Ocak 2012 Cumartesi

Aziz Yıldırım'dan '58. madde' açıklaması



Şike soruşturması kapsamında tutuklu yargılanan Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, avukatları aracılığıyla bir açıklama yayınlayarak, "kişiye özel yasa" adı verilen düzenlemeden kimlerin yararlandığının ortada olduğunu, şimdi de "58. madde" ile "yeni bir oyun oynandığını" iddia etti.

Aziz Yıldırım tarafından yapılan açıklamada şunlar kaydedildi:

"Uzun bir süredir Türk Futbolu'nun üzerinde oynanan oyunları ibretle izlemekteyim. Tasarlanan bu oyun adım adım hayata geçirilmekte ve Türk Futbolu adeta dört bir yandan abluka altına alınmaktadır. Üstelik, kendilerini Türkiye Cumhuriyeti'nin üzerinde görenler bu projelerini hayata geçirmek için Yüce Meclisin, yasama, yürütme ve hatta yargı erklerini dahi kullanmaktan çekinmemektedirler. Ancak bunu yaparken unuttukları en önemli şey Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım'dır.

Çok kısa bir süre önce 6222 sayılı yasada yapılan değişikliğin kamuoyuna nasıl servis edildiği herkesin malumudur. Aziz Yıldırım'ı kurtarma yasası olarak kamuoyuna sunulan ve hatta Sayın Cumhurbaşkanı tarafından dahi "Kişiye özel yasa" şeklinde nitelendirilmek durumunda kalınan yasanın sonuçları ortada olup bu yasadan kimlerin faydalandıkları açıkça ortadadır.
Aziz Yıldırım'ın ismini kullanarak emellerini hayata geçirenler şimdilerde yeni bir oyunu hayata geçirmenin peşindedirler ki; bu yeni oyunun adı da 58.maddedir.

KAMUOYU AÇIKÇA BİLMELİDİR Kİ 58.MADDE DEĞİŞEMEZ VE DEĞİŞMEMELİDİR.

Bizim bu madde hakkındaki yorumumuz gerek bu değişikliğin peşine düşenler ve gerekse Türkiye Futbol Federasyonu'ndan farklıdır. TÜRK FUTBOLUNDA ŞİKE, TEŞVİK VE TEŞEBBÜS SUÇ VE CEZALARI BİRBİRİNDEN AYRILAMAZ. Bu eylemleri birbirinden ayırmak isteyenlerin gerçek amacı yine FENERBAHÇE VE AZİZ YILDIRIM'IN adını kullanarak birilerini ve bazı kulüpleri kurtarmaktan başka bir şey değildir. Bu sebeple; puan silme ve madde üzerinde yapılacak değişiklikler, tarafımızca en sert şekilde cevabını bulacaktır.

Bu değişikliği yapmak isteyenler, bunu KİMLER VE HANGİ TAKIMLAR İÇİN YAPTIKLARINI AÇIKLAMALI; BUNU AÇIKÇA ORTAYA KOYMALIDIRLAR.
TV kanalları arasında mekik dokuyarak ve hatta devlet makamlarını dahi kullanarak temiz olduklarını 'Ama bu temizliğin biraz ince ayara muhtaç olduğunu' söyleyenlere yegane tavsiyem yargılanmaktan korkmamalarıdır.

SUÇSUZ OLDUKLARINA İNANANLAR, YASALARI DEĞİŞTİRMEK İÇİN BU KADAR ÇIRPINMAZLAR.

Görsel ve yazılı medya önünde Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe hakkında 'ÖNCE ASALIM SONRA YARGILAYALIM' edebiyatı yapanların, kulislerde tasa değişikliği için kılıktan kılığa girmeleri sebepsiz değildir.

Şimdi kamuoyunun bilgisine bunun bazı sebeplerini sunacağım. İddianamede yer alan ve sadece Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım'a atfedilenlere dair iki resim arasındaki 7 farkı kamuoyunun takdirine sunuyorum;

İddianamenin, "İDDİANAMENİN EK KOĞUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA DAİR KARARLAR", başlığının 17. Sahifesinin 2.paragrafında:
"30.04.2011'de, Diyarbakır'da oynanan Diyarbakırspor-Orduspor futbol müsabakası öncesi Orduspor Kulüp Başkanı Nedim Türkmen'in, Giresunspor Başkanı Ömer Ülkü'ye, Diyarbakırspor Kulübü eski başkanı Abdurrahman Yakut üzerinden, oynanacak maçın Orduspor lehine sonuçlanmasını sağlamak için şike faaliyetinde bulunması için talepte bulunduğu, şahsın bu amaçla Abdurrahman Yakut'la görüştüğü ve akabinde tarafları buluşturduğu, yapılan iletişim tespit tespitleri neticesinde belirlenmiş ise de; tarafların şike amaçlı anlaştıklarına, Abdurrahman Yakut'un maçta şike yaparak menfaat temin ettiğine dair somut delil elde edilememiş, kazanç veya sair menfaatin verildiğinin, vaat veya teklif edildiğinin belirlenememiş olması nedeniyle suçun unsurları oluşmadığı" sonuç ve kanaatine ulaşılmışsa da;
Aynı iddianamenin 177. Sayfasında Bursaspor- İstanbul Büyükşehir Belediyespor müsabakasında Fenerbahçe'nin teşvik primi vermesiyle ilgili "Eylemin Değerlendirildiği" sonuç bölümünde:

"Aziz Yıldırım'ın talimatlarıyla hareket eden İlhan Yüksel Ekşioğlu'nun, Ali Kıratlı üzerinden; İbrahim Akın ve İskender Alın gibi bazı İ.B.B. Sporlu futbolcuların gayrı resmi menajerliğini yapan Yusuf Turanlı ile 06.03.2011 günü oynanan Bursaspor- İstanbul Büyükşehir Belediyespor müsabakası öncesinde; teşvik primi verilmesi amaçlı anlaşma yaptığı, teşvike konu 60.000 TL paranın İlhan Ekşioğlu'nun talimatıyla Halil Köntek aracılığıyla Ali Kıratlı'ya, bu şahıs tarafından da Yusuf Turanlı'ya maç sonrası teslim edildiği, (Her ne kadar yapılan iletişim tespitlerinde ve telefon detay döküm analizi - baz istasyonu çalışmalarında; İbrahim Akın, İskender Alın, Zeki Korkmaz, Metin Depe ve Can Arat isimli İBB Sporlu futbolcular ve İBB'nin eski futbolcusu Necati Ateş'le; teşvik primi verilmesi amaçlı irtibat kurulup görüşüldüğüne dair bazı deliller elde edilmiş ise de; bu futbolcularla anlaşıldığına, futbolcuların anılan maçtan dolayı teşvik primi alarak menfaat temin ettiklerine dair somut delil elde edilemediğinden haklarında sevk maddesi tansim edilmemiştir.)

Aziz Yıldırım liderliğindeki suç örgütünün teşvik primi vererek 06.03.2011 günü oynanan Bursaspor- İ.Belediyespor müsabakasında; Bursaspor ile ilgili hedefledikleri sonuca ulaştıkları belirlenmiştir" sonuç ve kanaatine ulaşılmıştır.

Bu iki resim arasında 7 fark bulunmamaktadır; fark TEKTİR. O DA TARAFTARLARDAN BİRİNİN FENERBAHÇE VE AZİZ YILDIRIM OLMASIDIR.

Kamuoyuna arz edilir.

Son sözlerim de TFF yetkililerinedir. Yine hayret ve ibretle izlediğim üzere TFF Yönetim Kurulu, nedeni kendinden menkul ani kararlarla yetkilerini devretmeye kalkmakta ve "Biz yapmadık ki onlar yaptı" gibi ufak hesaplarla ellerimizle kurduğumuz bu kurumun saygınlığına gölge düşürmektedir.

Unutulmamalıdır ki; İddialara adı karışan her kulüp ve yetkilisi yargılanacak ve bu konudaki her belge, her delil ve her tape tıpkı bize yapıldığı gibi kamuoyu ve bağımsız yargıçlarla paylaşılacaktır.

Bu nedenle; kendilerinin, hiç kimsenin ve hiçbir kulübün avukatlığına soyunmalarına gerek yoktur.

Kaldı ki Fenerbahçe suçlu bulunursa küme düşecektir ve bu kimse tarafından yapılmazsa bizler eliyle hayata geçirilecektir. Bu nedenle kişi ve kurumların, ucuz popülist yaklaşımlar ve çelişkili beyanlar ile kamuoyunu yanıltması boşunadır.

Yapılması gereken; Emniyet Müdürlüğü, görüşünü "19 maçta şike kesin" olarak açıklayanların ve "son 5 maçın sonucunu bildiğini" savunma hakkı kullanılmadan kesin bir dille iddia edenlerin, Fenerbahçe'yi 26 Ocak tarihine kadar küme düşürmelerinin gerekliliğidir.

Bunu yapmayanların artık konuşmaları yersizdir ve kendilerine yegane tavsiyem artık SUSMA HAKLARINI KULLANMALARIDIR.

Saygılarımla kamuoyuna arz ederim."

Lefter hayatını kaybetti



Fenerbahçe'nin efsanevi golcüsü Lefter Küçükandonyadis tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

Geçtiğimiz günlerde zatürre teşhisiyle hastaneye kaldırılan Fenerbahçe'nin ve Türkiye futbol tarihinin unutulmaz futbolcularından Lefter Küçükandonyadis hayatını kaybetti.

Lefter Küçükandonyadis, 1925 yılında İstanbul'da doğmuştu. Büyükada'da futbola başlayan Lefter, Taksim Spor Kulubü'nde yetişmişti. Fenerbahçe formasını giyen futbolcu, İstanbul Ligi 1953-54 sezonunda gol kralı oldu.

Futbol yaşamında toplam 50 kez milli formayı giyen Lefter, 21 gol attı. Fenerbahçe forması altında 615 maç oynadı, 423 gol attı. Lefter, mübadillerin Yunanistan'da kurdukları futbol kulübü olan AEK'da da kısa süreliğine oynamıştı.

Lefter’in gelişi ve gidişi…



Türkiye’nin bugüne kadar en büyük futbolcularından biri kabul edilen Lefter Küçükandonyanis’in ölümü başta Fenerbahçeliler olmak üzere tüm futbolseverleri üzdü. Ancak isim olarak unutulmayan Lefter’in vefatı Türkiye’de çoktandır ismi cismi görülmeyen bir geleneğin nasıl yitirildiğine de dikkat çekiyordu.

Lefter Küçükandonyadis dün zatürre teşhisiyle yatmakta olduğu hastanede yaşamını yitirdi. Hayata 87 yaşında gözlerini yuman efsanevi futbolcu birçok ilke imza atmış, futbol yaşamı boyunca 832 gol atarak rekor kırmış, başta Fenerbahçe ve Ulusal Takım’ın değişmez futbolcusu olmuştu. 39 yaşında futbolu, birçok şampiyonluk, başarı ve İtalya ve Fransa Ligi deneyimleri ile sona erdirdi. Futbolcu olarak ün kazandığı sahalara antrenör olarak dündü. Futbolcuyken Ordinaryüs’tü, antrenörken kazandığı en büyük derece olan master diplomasını Mersin İdmanyurdu takımını 1. Lige çıkararak kazandı...

Bir futbolcunun dünya’nın en büyük futbolcularından biri olarak gösterilmesi için ilk olarak gol rekoru kırması, ikinci olarak kupa kazanması ve üçüncü olarak da ilk iki başarının geçerli olması için futbol yaşamı dışında futbola yön verenlerin başını ağrıtmamış olması ve toplumun normlarından sapmamış olması beklenir. Lefter bu ilk iki aşamada büyük bir futbolcu olmaya hak kazanmıştı, ama üçüncüsü şüpheliydi. Nasıl Pele FIFA’nın “resmi olarak” en iyi futbolcusu, Maradona ise gönüllerin en büyüğü ise, Lefter’in konumu da adeta öyledir. Lefter’in Türkiye’deki konumu Maradona’nın konumuyla benzeşir.

Türkiye’de bir çok ilke imza atmış, futbol yaşamı ve kişiliğiyle parmakla gösterilen Lefter Türkiye’de futbolun gelişimi ve belki de farklı bir ivme kazanması için “yönetim” aşamasında dahi düşünülmemiştir. Metin Kurt’un deyimiyle, futbolun efendilerinin mükafatı olan jübile töreni Türkiye’de ilk defa Lefter için düzenlenmiş ancak Türkiye’de 6 Eylül 1955’te linç edilmek istenmiştir. Çünkü o, bu toprakların acılı halklarından birine mensuptur. Maçlara koynundaki haçla birlikte çıkar. Belki de futbol, halkı yurdundan kopartılan Lefter için memlekete tutunmanın adıdır. Zaten, karşı yakaya göçertilen Rumların kurduğu bir futbol kulübü olan AEK'nın ismi bile her şeyi anlatıyor belki: Athlitiki Enosis Konstantinoupoleos, yani, İstanbul Atletik Birliği. Yunanistan'a göçen Rumlar, içinde "İstanbul" geçen bir kulüp kuracak kadar yurtlarına ve futbola düşkünlerdir.

Ancak hepsi bu kadar. Abdullah Avcı'nın Ulusal Takım'a teknik direktör olduğu günümüzde, kimse Lefter'i birilerine örnek gösteremez… Çünkü Abdullah Avcı Lefterlerin, Metin Oktayların, Metin Kurtların terlettiği Ulusal Takım formasını giymeye hak kazanacak futbolcu kriterini daha yeni belirledi: Türk örf ve adetlerine uygun bir futbolcu olması... Söylemeye gerek bile yok: Lefter, "Türk örf ve adetlerine uygun bir futbolcu" değildi.

Geçen yıl Beşiktaş Futbol Takımına teknik direktör olan Alman antrenör Bernt Schuster Türkiye’de oynanan futbolu teknik ve taktik olarak eleştirmiş, “Türkiye’de 60’ların futbolu oynanıyor” demişti. Abdullah Avcı Schuster’in belirttiği açıyı genişletti, 60’larda bu ülkenin sembolü olan Lefter’in onurunu, onun Türkiye’ye futbol ve spor adına kazandırdığı değerleri eliyle bir kenara iterek bize 2012'deki ırkçı ve gerici zihniyetini gösterdi.

Lefter ise, Taksim Spor’lu Hrant Dink ile beraber hep bu topraklarda top koşturacak.

12 Ocak 2012 Perşembe

'Amerikalıları uzaya Tito göndermiş'

Slovenya'da, ''Houston, bizim sorunumuz var'' (Houston, we have a problem) adlı belgeselde, uzay merkezi kuran eski Yugoslavya'nın lideri Mareşal Yosip Broz Tito'ya, Amerikalıların 1961 yılında uzay teknolojisinin alımı için 2,5 milyar dolar ödediği iddia ediliyor.

Sloven yapımcı kardeşler Boştyana ve Jige Virca tarafından hazırlanan ve 2013 yılında yayımlanması hedeflenen belgeselin tanıtım fragmanları, "soğuk savaş döneminde uzay yarışının ve Yugoslav uzay programının" en büyük sırlarını konu alıyor.

Konuları zaman zaman ''komedi'' tarzda da işleyen belgeselde, ''şaşırtan'' bilgilere rastlandığına dikkati çekiliyor. Belgeselde, Avrupa'daki ilk uzay merkezinin Tito tarafından Hırvatistan'la Bosna-Hersek arasında kalan askeri hava üssü olan ''Jelyava''da ''Obje 505'' adıyla inşa edildiği belirtiliyor.
Amerikan Haber Alma Ajansı'nın (CIA) 1960 yılında bu yeri keşfettiği belirtilen belgeselde, ABD'nin 1961'de, uzaya uçuş teknolojisinin alımı için Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'ne 2,5 milyar dolar ödediği iddia ediliyor.


Belgeselde, aynı yıl ABD devlet başkanı John Kennedy'nin ülkesinin uzaya astronot gönderebileceğini açıkladığı görüntülere yer veriliyor.

''Uzay araştırmacısının gizli kitabı ilham kaynağı olmuş''

Sloven yapımcılar, belgeselde, eski Yugoslavya topraklarında dünyaya gelen, Avusturya-Macaristan ordusunda havacı mühendis yüzbaşı olarak görev yapan ve Viyana'da 1928 yılında ölen Herman Potoçnik'in gerçek tarihsel kişiliğini esas aldıklarına vurgu yapıyor.

Belgeselde, Yüzbaşı Potoçnik'in 1928'de "Uzaya uçma sorunları ve roket motorları" (Das Problem der Befahrung des Weltraums - der Raketen Motor) adıyla kendisi için yazdığı, modül uzay istasyonları ve benzeri konulara işlediği kitabının 1947 yılında Tito'nun yakınında bulunanlarca ele geçirildiği ifade ediliyor.

Tito'nun 1948'de Stalin'le çatışmasından sonra Potoçnik'in açıklanmayan gizli teknik çözümlerine dayanarak gizli uzay programının esasını oluşturduğu ve bu yönde hızlı bir çalışma başlattığı belirtilen belgeselde, Yugoslavya'nın böylece uzay konusunda hızlı bir ilerleme kaydettiği ifade ediliyor.
Belgeselde, Ay'a inen ''Apollo 11'' mürettebatının 1970 yılında Tito'yu da ziyaret ederek, Ay'dan kendisine toprak takdim ettiğine de vurgu yapılıyor.

Uzay yarışı

Uzay yarışı, ABD ve SSCB arasında 1957'den 1975'e kadar rekabet olarak sürdü. Soğuk savaşın bir parçası olan uzay yarışının başlangıcı, II. Dünya Savaşı'ndan kalma roket teknolojisine, savaştan sonra ortaya çıkan uluslararası gerginliğe ve Sovyetlerin 4 Ekim 1957'de ''Sputnik 1'' adlı ilk yapay uyduyu fırlatmasına dayanıyor.

ABD ile SSCB arasında yaşanan uzaya uydu fırlatma yarışında, Rus astronot Yuri Gagarin 12 Nisan 1961'de ''Vostok 1'' aracıyla yaptığı uçuşla Dünya yörüngesine başarıyla ulaşan ilk insan oldu. ABD'nin ise yörüngeye girebilen ilk insanlı uçuşu, 20 Şubat 1962 yılında, John Glenn yönetimindeki Mercury-4 aracı ile gerçekleşti. ABD ile SSCB arasında devam eden uzay yarışında Amerikalı Neil Armstrong ''Apollo 11'' ile yaptığı yolculukta Ay'a ilk ayak basan insan unvanını kazanmıştı.

"Kapitalizm çöküyor"

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Küba'ya yaptığı ziyarette Havana Üniversitesi'nde konferans verdi. Ahmedinejad, ''Adalete dayalı yeni bir dünya düzeni kurulmalı'' dedi.

Küba'ya yaptığı 24 saatlik ziyarette, Havana Üniversitesi'nde düzenlenen konferansta gençlere seslenen Ahmedinejad, ''Kapitalist sistemin birçok yerde çökmekte olduğunu görüyoruz, sistem çıkmazda'' dedi.

''Adalete dayalı, tüm insanlara saygı gösterilen yeni bir düzen, yeni bir bakış açısının getirilmesinin gerekli olduğunu'' belirten Ahmedinejad, ''Uyanık, tetikte olmalıyız. Yeni dünya düzenini biz hazırlamazsak, kölelikten yana olanların ve kapitalistlerin mirasçıları, bize yeni sistemi dayatacak'' diye konuştu.

Konuşmasında ABD ve büyük kapitalist devletlere yüklenen Ahmedinejad, ''Bugün, kapitalizmin başvurabileceği tek şeyin öldürmek olduğunu'' belirterek, ''Tek bir amaç uğruna, ABD'de başkanlık seçimlerini kazanmak için, binlerce, milyonlarca kişiyi öldürerek savaş yapanların kalplerinin sevgi ve şefkatten yoksun olduğu'' ifade etti.

Zafer işareti yapan Ahmedinejad, İran'ın düşmanlarının nefretini gerektirecek hiçbir şey yapmadığını da söyledi.

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'a fahri doktora unvanı da verildi.

20 Ekim 2011 Perşembe

Atatürk'ü vesayetçilerden kurtarmak...

Vefatının 72. yılında, Atatürk gerçeğini konuşmayı deneyeceğim. Çünkü ülkemizdeki kutuplaşmayı azaltmanın, ortak bir zeminde buluşmanın yolu, Atatürk istismarının önlenmesinden geçiyor.


Siyasetin bizim ülkemizde, temel iki zaafı bulunuyor. Birincisi siyaset, güç ve menfaat elde etmeye odaklanmıştır. Rahmetli Özal, siyasete "halka hizmet, Hakk'a hizmet" diyerek başlamıştı. Kendisinin, idealist birkaç insanın samimiyetine inanıyorum. Ama menfaatler öne çıkmıştı. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, her iktidar, kendi zenginlerini, kendi çevresini ihya ediyor. Baştakiler, samimi de olsalar, hüsnü zanla da hareket etseler, yollarda işler karışabiliyor, ihlâslar bulanabiliyor...

Bizde siyasetin ikinci büyük zaafı, büyük kitlelerin değerlerinin istismar edilmesidir. Bu, değerlerin siyasete alet edilmesidir. Din, milliyetçilik ve Atatürk, en çok istismar edilenlerdir. Bundan da en büyük zararı dinin kendisi, milliyetçilik ruhu ve Atatürk görmektedir.

Atatürk bir liderdir. Teşkilatçılığı, dengeleri kollama mahareti, siyasî ve askerî bir deha olduğu tartışılmazdır. Cumhuriyet'in kurucusu, yeni Türkiye'nin mimarıdır. Ama o da bizim gibi bir insandır. Her insan gibi hataları, noksanları vardır. Çağının çocuğudur. Zamanının mantalitesine, şartlarına ve imkânlarına göre hareket etmiştir. Atatürk'ü değerlendirirken, yıkılan bir imparatorluğun acılarını, yöneticilerin travmalarını, dış baskıları, dayatmaları ve yorulmuş bir milletin perişanlığını düşünmek lazım. Evet, Atatürk demokrat değildi. Çünkü öyle bir çevresi, öyle bir hâkim anlayış yoktu. O gün kim olsa demokrat olamazdı. Kaldı ki, bugün bile siyasilerimizden kaçı demokrattır?

Evet, tek parti dönemi, baskıcı bir rejimdi. Atatürk tek adamdı. Ama ondan sonrakiler dünya ile birlikte yürüyebilirdi. Dış şartlar Türkiye'yi buna zorladı da. Nitekim İsmet Paşa'nın çok partili hayata geçiş kararı çok önemli bir merhaleydi. Sonra ne oldu? Askerî darbeler dönemi başladı.

Temel problem, ittihatçı zihniyetin değişmemesiydi. Halk doğrusunu bilemezdi. Kendi başına karar veremezdi. Her şeyin en doğrusunu bilen Cumhuriyet elitleri, bir vesayet sistemi inşa ettiler. Kendilerine bir ideoloji lazımdı. İşte orada "Kemalizm"i devreye soktular. Anayasal kurumların ruhuna ideoloji doldurdular. Atatürk'ü, insanüstü bir varlık olarak anlatmaya başladılar. "Kâbe Arap'ın olsun, Anıtkabir bize yeter" diyenler çıktı. Onun bir lider, tarihî bir şahsiyet olması yetmiyordu. Çünkü vesayetin sorgulanmasını önlemek için Atatürk bir kalkan gibi kullanılıyordu. Meclis'in iradesini tek merci tanıdığını ilan eden bir insanın, isminin arkasına saklanarak darbe yapılmasını, Meclis'in feshedilmesini başka nasıl izah edebilirsiniz?

"Atatürk'ün laiklik" ilkesi deyip, dine ve dindarlara baskıyı öne çıkardılar. Atatürk'ün kabrine başörtülü kadınların gelmesini bile engellediler. Çağdaşlıktan, modernlikten, dinden uzaklaşmayı anladılar. Özgürlüklerin, hukukun, demokrasinin, inançlara saygılı laikliğin önüne, üzerine 'Atatürk' yazdıkları duvarlar diktiler. "Atatürk sağ olsaydı şöyle yapardı, böyle yapardı" diye tehditler savurdular. Kendilerine göre, dinle hiç ilgisi olmayan bir Atatürk anlatıp, sonra da "neden sevmiyorsunuz, sevmek zorundasınız" dediler.

Vefatının 72. yılında gerçek Atatürk'ü öğrenmenin, evrensel demokratik değerleri benimsemenin yolu açılmalıdır. Bugünün siyasi mücadelelerine Atatürk alet edilmemelidir. Demokratikleşmenin karşısına "Atatürk ilke ve inkılâpları" çıkartılmamalıdır. Bırakınız Atatürk, CHP'nin Atatürk'ü, ulusalcıların Atatürk'ü, vesayetçilerin Atatürk'ü olmaktan kurtulsun. Toplumun ortak bir değeri olarak tarihteki yerini alsın. Atatürk'ün Müslümanlığı hakkında da hüküm vermek bize düşmez. Nihai karar Allah'a aittir. Hepimizin günahları var. Kendi halimizi düşünmek varken, kimsenin günahlarının takipçisi olmamak lazım...

18 Ekim 2011 Salı

Hayvancılığın bitişi tescillendi

TÜİK’in geçen hafta yayımladığı kırmızı et, süt ve süt ürünleri ve kümes hayvancılığı üretim istatistikleri, Türkiye’de hayvancılığın bitişini tesciller nitelikte… Üretim düşüyor, fiyatlar ise artıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 10-12 Ekim tarihlerinde, ağustos ayı için sırasıyla kırmızı et, süt ürünleri ve kümes hayvancılığı üretim istatistiklerini yayımladı. Yayımlanan istatistikler Türkiye’de hayvancılığın aldığı ağır darbenin sektörü ne hale getirdiğini ortaya koyuyor.

Kırmızı et üretimi düşüyor
Ağustos ayında kırmızı et üretimi 55 bin 389 ton olarak gerçekleşti. Buna göre kırmızı et üretimi bir önceki aya göre yüzde 2,2 artarken, geçen yılın ağustos ayına göre yüzde 9,1 azaldı.

47 bin 679 ton olarak açıklanan sığır eti üretimi ise bir önceki aya göre yüzde 14,3 artmasına karşın geçen yıla kıyasla yüzde 1,9 azaldı.
Koyun eti üretiminde ise gerçek bir çöküş gözleniyor. 6 bin 381 tona ulaşan koyun eti üretimi, bir önceki aya göre yüzde 35,5, geçen yıla göre yüzde 38 azaldı.

Süt ve süt ürünleri üretimi de düşüyor
Kırmızı et üretimi istatistiklerine bakarak üretimdeki düşüşün bir sebebinin sağmal hayvancılığa kayış olabileceği düşünülebilir. Ancak yine TÜİK’in açıkladığı süt ve süt ürünleri üretimi istatistiklerinden, böyle bir gözlem yapılamayacağı anlaşılıyor. İçme sütü üretimi haricinde süt ve süt ürünleri üretimi de azalıyor.

TÜİK’in açıkladığı verilere göre ağustos ayında toplanan inek sütü miktarı 566 bin 40 ton olarak gerçekleşti. Bu miktar temmuz ayına kıyasla yüzde 4,4 daha düşük. Peynir üretimi ise 41 bin 487 ton olarak gerçekleşirken, temmuz ayına kıyasla yüzde 8,4 azaldı. Benzer bir tablo yoğurt üretimi için de geçerli. 91 bin 744 ton olarak gerçekleşen yoğurt üretimi bir önceki aya göre yüzde 4,3 düştü. Ayran üretiminde de ciddi bir azalma söz konusu… 33 bin 980 ton olarak gerçekleşen ayran üretimi, temmuz ayına göre yüzde 36 düştü. Süt ve süt ürünleri üretiminde yalnızca içme sütü üretiminin artış göstererek, 91 bin 515 tona çıktığı görülüyor. Bu da temmuz ayına kıyasla yüzde 32,3’lük bir artış anlamına geliyor.

Tavuk da bulamayacağız…
Akla gelebilecek bir soru da “acaba kümes hayvancılığına kayış mı söz konusu” olabilir. Oysa kümes hayvancılığı üretimindeki düşüşler kırmızı et üretimini aratmayacak düzeyde. Bu alanda da pek çok kalemde üretim düşüşü yaşandığı dikkat çekiyor.

TÜİK istatistiklerinde ağustos ayında kesilen tavuk sayısının 84 milyon olduğu, bunun bir önceki aya göre yüzde 7,4 azalma anlamına geldiği aktarılıyor. Tavuk eti üretimi ise temmuz ayına göre yüzde 9,1 azalarak 135 bin 953 tona geriledi.

Kümes hayvancılığı üretiminde artış gösteren tek kalem yumurta üretimi… Ağustosta 1 milyar 70 milyon yumurta üretildiği, bunun temmuz ayı üretimine göre yüzde 2,7 artış anlamına geldiği aktarılıyor.

Fiyatlar ne alemde?
Peki, üretimi düşen bu gıdalar halkın sofrasına kaç liraya geliyor?

TÜİK’in sunduğu Tüketici Fiyatları Endeksi madde sepeti ve ortalama fiyatlar istatistiklerine göre eylül ayında 1 kilogram dana etinin fiyatı 24,3 TL oldu. Bu da bir önceki aya göre dana eti fiyatının yüzde 3,8 arttığını gösteriyor. Koyun etinin ortalama fiyatı ise 27,3 TL’ye çıkarak bir önceki aya göre yüzde 1,7 arttı. Tavuk etinin ortalama fiyatı ise 6,4 TL olarak gerçekleşti. Tavuk etinin fiyatı da bir önceki aya göre yüzde 1,7 arttı.

Sütün fiyatı eylülde 1,9 TL olarak gerçekleşerek, bir önceki aya göre yüzde 7,5 arttı. Ortalama fiyatı 3,1 TL olan yoğurdun ise yüzde 5,6 pahalılaştığı görülüyor. Beyaz peynirin fiyatı 13,1 TL oldu ve soframıza ağustosa göre yüzde 3,6 fiyat artışıyla gelmeye başladı. Kaşar peyniri ise 17,6 TL’ye çıkarak yüzde 5,8 pahalılaştı. Ağustos ayında üretimi artan nadir ürünlerden olan yumurtanın fiyatı ise adet başına 244 kuruştan 283 kuruşa çıktı.