28 Şubat 2011 Pazartesi

Necmettin Erbakan hayatını kaybetti!



Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, hayatını kaybetti...
Yakın tarihimizde çok önemli ve kilit bir isim olan Erbakan'ın yanı sıra öğrencileri de Türk siyasetinde kilit noktaklarda bulundular, bulunuyorlar. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi...

AİLE KABRİSTANINA DEFNEDİLECEK
Sol ayak damarlarındaki iltihaplanma nedeniyle uzun zamandan beri özel Güven Hastanesinde tedavi gören Milli Görüş lideri 54. Hükümet Başbakanı ve Saadet Partisi Genel Başkanı Erbakan, öğle saatlerinde yaşamını yitirdi.

Erbakan'ın cenazesi 1 Mart 2011 Salı günü İstanbul Fatih Camiinde öğle namazından sonra kılınacak cenaze namazının ardından İstanbul Zeytinburnu'ndaki Merkez Efendi'deki aile kabristanlığına defnedilecek. Necmettin Erbakan'ın bir süre önce vefat eden eşi Nermin Erbakan'ın yanındaki mezarlığa defnedilmesi bekleniyor.

Son gelen bilgilere göre, Erbakan'ın cenazesi evine getirildi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da, taziye için Erbakan'ın evinde ailesini ziyaret etti. Cumhurbaşkanı Gül de, oğlu Fatih Erbakan'ı arayarak başsağlığı diledi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Almanya seyahatini yarıda keseceğini, salı günü Türkiye'ye gelerek, Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın cenaze törenine katılacağını; Belçika ziyaretini ve AB Komisyonu Başkanı Barosso ile yapacağı görüşmeyi ise ertelediğini bildirdi.

Erbakan'ın doktoru da, hastanenin önünde şu açıklamayı yaptı:

"Sabahtan itibaren tüm yaşam desteklerine rağmen 11.40'ta kendisini kaybetmiş bulunuyoruz. 8.50'ye kadar şuuru yerindeydi, aniden kalp ritminde bozulma oldu, saniyesinde müdahale yapıldı. Bu andan sonra şuur durumu yerinde değildi. Tüm tedaviler 11.40'a kadar devam etti ancak maalesef sonuç alma imkanı almadık. Kalp, solunum ve bunlara bağlı olarak böbrek ve diğer yetersizlikleri tetikledi. Kendileri solunum yolunda sıkıntı olduğunu söylediler."

ÖZGEÇMİŞİ
Necmettin Erbakan, 29 Ekim 1926'da Sinop'ta doğdu. İlkokula Kayseri Cumhuriyet İlkokulunda başlayan Erbakan, babasının Trabzon'a tayin olması nedeniyle ilköğrenimini burada tamamladı. Ortaöğrenimini İstanbul Erkek Lisesi'nde bitirdi. 1948'de İTÜ Makine Fakültesi'nden mezun olan Erbakan, aynı yıl burada asistan olarak göreve başladı. 1965'te profesör olan Erbakan, 1966'da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığı'na getirildi. Daha sonra Genel Sekreter olan Erbakan, 1968 Mayısında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyesi, bir yıl sonra da Odalar Birliği Başkanı oldu.

1969 seçimlerinde Konya'dan bağımsız olarak adaylığını koydu ve seçilerek TBMM'ye girdi. Necmettin Erbakan, 24 Ocak 1970'de Milli Nizam Partisi'ni (MNP) kurdu. Parti, Nisan 1971'de kapatıldı. 11 Ekim 1972'de kurulan Milli Selamet Partisi (MSP) ise Erbakan başkanlığında girdiği 1973 seçimlerinde 51 parlamenterle TBMM'ye girdi. MSP-CHP koalisyonunda Başbakan Yardımcısı olarak görev yapan Erbakan, bu hükümetin 1974 yılı başında bozulmasının ardından kurulan dörtlü koalisyonda da yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlendi.

5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra oluşturulan 3'lü koalisyonda da bu görevini sürdüren Erbakan ve liderliğini yaptığı MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu. 1978 yılı başından 12 Eylül 1980'e kadar muhalefette kalan MSP'nin Genel Başkanlığını yürüten Erbakan, Eylül 1987'deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde etti.

Erbakan, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulan Refah Partisi'nin 11 Ekim 1987 tarihinde yapılan kongresinde oybirliğiyle Genel Başkanlığa seçildi. 20 Ekim 1991 seçimlerinde Konya'dan Milletvekili seçilen Necmettin Erbakan, 24 Aralık 1995 genel seçimlerinde de tekrar Konya'dan milletvekili seçilerek TBMM'ye girdi. Erbakan, 28 Haziran 1996'da Başbakan olarak RP-DYP koalisyon hükümetini kurdu. 21 Mayıs 1997'de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, RP'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu ve parti Ocak 1998'de kapatıldı.

Yüksek Mahkemenin RP'nin kapatılmasına ilişkin kararı ile birlikte Erbakan'a 5 yıl süreyle siyasi yasak getirildi. 5 yıllık siyasi yasağı Şubat 2003'te sona eren Erbakan, 11 Mayıs 2003'te Saadet Partisi 1. Olağan Büyük Kongresi'nde Genel Başkanlığa seçildi. Erbakan, kamuoyunda ''Kayıp Trilyon'' davası olarak bilinen davada, Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 6 Mart 2002'de ''özel evrakta sahtecilik'' suçundan 2 yıl 4 ay hapis cezasına mahkum oldu. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, Erbakan'ın cezasını onadı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, ''Kayıp Trilyon Davası''nda mahkum olan ve mahkumiyet kararları kesinleşen Erbakan dahil 6 kişinin parti üyeliğinden çıkarılması ve partideki organlardaki görevlerine son verilmesini isteyince Erbakan, 30 Ocak 2004'te Saadet Partisi Genel Başkanlığından ve parti üyeliğinden ayrıldı.

Ankara Numune Hastanesinden aldığı sağlık raporu doğrultusunda infazı ertelen Erbakan'ın ''Kayıp Trilyon'' davasında aldığı hapis cezası TCK'da yapılan değişiklik uyarınca ev hapsine çevrildi. Erbakan ev hapsini çekerken Adli Tıp Kurumunun ''sürekli hastalık'' raporu doğrultusunda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından 19 Ağustos 2008'de affedildi.

ERBAKAN İÇİN ''ÖZEL DONANIMLI CENAZE ARACI''
Saadet Partisi Genel Başkanı eski başbakanlardan ve Necmettin Erbakan'ın naaşı evinin önündeki özel cenaze aracında korunuyor. Teknik özellikleri bakımından Ankara'da bir örneği daha bulunmadığı iddia edilen araç, cenazeyi eksi 7 derecede muhafaza edebiliyor.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, özel bir ambulans ve cenaze hizmetleri şirketine ait araç, kabinli ve çift taraflı soğutma sistemine sahip. Morglarda eksi 3 derece olan soğutma sistemleri bu araçta eksi 7 dereceye kadar çıkabiliyor.

Son teknolojik sistem kullanılarak donatılan araç, çalışmadığı zaman bile içindeki havayı 48 saat boyunca muhafaza edebiliyor. 4 cenaze alma kapasitesine sahip araç, genellikle il dışına götürülecek cenazelerde kullanılıyor.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof Dr. Hamdi Hakan Çelik, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ölüm sonrası deformasyonun hemen başladığını belirterek, ''Ancak bu tür özel donanımlı araçlar cenazeyi belli bir süre korur'' dedi.

Cenazelerin bekletildiği morgun, anatomi öğrencilerinin kadavra olarak kullanacakları cesetler için eksi 18-20 dereceye kadar soğuk ortam sağlayabildiğini ifade eden Prof. Dr. Çelik, ''Genel Başkan Necmettin Erbakan'la ben de tanışma fırsatı bulmuştum. Son derece mütevazi bir kişiliği vardı. Bu tür tanınmış kişilerin ölümden hemen sonra apar-topar defnedilmesi yerine, kapsamlı cenaze töreni düzenlenmesi tercih ediliyor. Şu an içinde muhafaza edildiği özel donanımlı araç da cenazeyi korumak için uygundur'' diye konuştu.

Merkezefendi Mezarlığı'nda hazırlıklara başlandı
Vefat eden eski Başbakan ve Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın yarın defnedileceği Merkezefendi Mezarlığı'nda hazırlıklara başlandı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesince Merkezefendi Mezarlığı'nda yaklaşık 70 kişilik ekip tarafından temizlik, bakım ve ağaç budama çalışması yürütülüyor.Merkezefendi Mezarlığı'nın girişinde yer alan Erbakan ailesinin kabristanı da yine görevlilerce temizleniyor.

Mezarlığın giriş bölümünde yer alan ve kararan duvarlar, 20 kişilik ekip tarafından basınçlı havayla kum püskürtülerek beyazlatılıyor.50 kişilik bir grup da mezarlığın içindeki çöpleri, budanan ağaç dallarını topluyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ekipleri ayrıca Eski Kozlu, Silivrikapı, Tahirefendi, Dedeler, Yeni Kozlu mezarlıklarında da bakım ve temizlik çalışması yapıyor.
Bu mezarlıkların bulunduğu 10. Yıl Caddesi de yarın yapılacak cenaze töreni için hazırlanıyor.

HAMAS HÜKÜMETİ'NDEN BAŞSAĞLIĞI
Saadet Partisi Genel Başkanı ve eski başbakanlardan Necmettin Erbakan'ın vefatı, Gazze Şeridi'ndeki Hamas hükümetinin yanı sıra İsrail'deki İslam Hareketi'nce de üzüntüyle karşılandı.

Gazze'deki fiili Hamas hükümetinin Sağlık Bakanı Dr. Bessam Naim, ''İslam aleminin büyük lideri ve düşünürü'' olarak nitelendirdiği Erbakan'ın vefatından derin üzüntü duyduklarını belirtti ve Türk halkına başsağlığı dileklerini iletti.

Dr. Bessam Naim, yaptığı yazılı açıklamada, ''Türkiye ve İslam dünyası, başta Filistin ve Kudüs olmak üzere İslam davaları uğruna hayatını adamış, çağdaş İslam'ın çok büyük bir bayrağını kaybetmiştir'' ifadesini kullandı.

Dr. Naim, İslam dünyasına üzüntülerini bildirirken, ''Büyük düşünür ve İslam liderlerinden Necmettin Erbakan'ın kaybı nedeniyle, kardeş Türk halkına ve liderlerine, hükümetine ve tüm Müslümanlara başsağlığı dilediğini'' bildirdi.

Hamas hareketi de Şam'dan yayımladığı başsağlığı mesajında, ''Türkiye'nin liderliğine ve halkına'', Erbakan'ın vefatı dolayısıyla taziyelerini iletti. Hamas, Erbakan'ın Filistin davasına verdiği desteğe atıfta bulundu, kendisine Allah'tan rahmet, ailesine güç ve sabır diledi.

Batı Şeria'da başta Nablus'taki El Neceh Üniversitesi olmak üzere bazı üniversite ve dernekler de Türk temsilciliklerine başsağlığı mesajları gönderdiler.

İSRAİL'DEKİ İSLAMİ HAREKET'TEN BAŞSAĞLIĞI
İsrail'deki İslami Hareket de, Erbakan'ın vefatı dolayısıyla Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a birer başsağlığı mesajı gönderdi.

İslami Hareket Başkan Yardımcısı Şeyh Kamil Hatib imzasını taşıyan başsağlığı mesajlarında, eski Başbakan Erbakan'ın ölümünden duyulan derin üzüntü dile getirildi, hem Türkiye yönetimine ve halkına hem de tüm İslam ve Arap alemine başsağlığı dilekleri iletildi.

İSTANBUL VALİLİĞİNDE TOPLANTI DÜZENLENDİ
Basına kapalı olarak gerçekleşen ve yaklaşık 1.5 saat süren toplantının ardından basın mensuplarına açıklama yapan Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı Selman Esmerer, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Fatih ve Zeytinburnu ilçe belediye başkanlarıyla beraber cenaze merasiminin organizasyonunu görüştüklerini söyledi.

Cenaze işleriyle ilgili bilgi veren Saadet Partisi İstanbul İl Başkan Yardımcısı Hüseyin Oruç, 1 Mart Salı günü saat 09.00'da Erbakan'ın naaşının Atatürk Havalanı'ndan alınacağını, oradan ambulansla Fatih Camisi'ne getirileceğini ve bu güzergahın E-5 Karayolu üzerinden olacağını belirtti.

KÖYÜNDEN TOPRAK GÖTÜRÜLECEK
Eski Başbakan ve Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın mezarına konulmak üzere doğum yeri Sinop'un Uzungürgen köyünden toprak götürülecek.

Saadet Partisi Sinop İl Başkanı Cavit Üçüncüoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Genel Başkanlarını kaybetmekten duydukları büyük üzüntüyü dile getirdi.

Parti binasında taziyeleri kabul eden Üçüncüoğlu, Sinop'ta doğan Erbakan'ın cenazesine katılmak üzere bu akşam parti binası önünden çok sayıda otobüs ve özel aracın İstanbul'a hareket edeceğini belirtti.

Cavit Üçüncüoğlu, ''O'nun kaybı bizim için çok büyük bir acı oldu. Köyünden aldığımız toprağı Merkezefendi Mezarlığı aile kabristanlığındaki mezarına koymak üzere partililer olarak İstanbul'a götürüyoruz'' dedi.

Üçüncüoğlu, Uzungürgen köyünden Erbakan'ın yakın akrabalarının da cenazeye katılmak üzere İstanbul'a gideceğini kaydetti.

Üniversitede kavga: 5 yaralı



ANKARA Üniversitesi Cebeci Kampusu’nde iki karşıt öğrenci grubu arasında çıkan çatışmada 1’i ağır 5 öğrenci yaralandı. Olaylar sırasında atılan taşlardan öğretim görevlilerine ait araçlar da hasar gördü.

Ankara Üniversitesi’nde öğrenim gören BDP ve TKP’li olduğu belirtilen iki öğrenci grubu arasında bugün öğleden sonra gerginlik başladı. Cebeci Kampusu’ndeki gerginliğin kavgaya dönüşmesiyle iki karşıt grubun öğrencileri refüjlerdeki mermerleri kırarak birbirlerine atmaya başladı. Atılan mermer ve taşların isabet ettiği 5 öğrenci yaralandı. Bir öğrencinin sağlık durumunun ağır olduğu bildirildi. Yaralı öğrencilerden 2’si Numune Hastanesi’ne, 3’ü ise Ankara Hastanesi’ne kaldırıldı.

Olay yerine çok sayıda ambulans sevk edilirken, çevik kuvvet ekipleri Cebeci Kampusu’ne girerek olaylara müdahale etti. TKP’li öğrenciler bir süre sonra okuldan tahliye edilirken, diğer grubun öğrencilerinin daha sonraki saatlerde okuldan polis tarafından çıkartılacağı bildirildi.

TKP'den saldırılarla ilgili açıklama

Türkiye Komünist Partisi, üniversitedeki kavganın ardından bir açıklama yaptı.

Açıklama şu şekilde:

"Türkiye Komünist Partisi, “Boyun Eğme” sloganıyla 26 Şubat Cumartesi günü seçim çalışmasına başlamıştır. Son üç gün içinde seçim çalışmamız Türkiye’nin değişik yerlerinde saldırıya uğramıştır. Isparta'da seçim bildirgesini dağıtan TKP üyelerine faşist bir grup tarafından saldırılmış, bir TKP üyesi bıçakla yaralanmıştır.

Bir diğer saldırının ise bugün Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi olması düşündürücüdür. BDP’li olduğunu iddia eden öğrenciler, TKP'nin seçim afişini indirmek ve seçim bildirgesinin dağıtılmasını engellemek istemişlerdir. Düzenlenen saldırı sonucunda 3 TKP üyesi hastaneye kaldırılmıştır. Bir yoldaşımızın hayati tehlikesi devam etmektedir.

Partimiz, Türkiye'nin her yerinde emekçileri boyun eğmemeye çağırmayı, bu iradenin güçlenmesi için bütün olanaklarıyla mücadele etmeyi sürdürecektir. Hiçbir saldırı TKP'nin mücadelesini zayıflatmayı başaramayacaktır.

Partimize yönelik bu çirkin saldırıları ve seçim çalışmalarımızı engelleme girişimlerini kınıyoruz.


Dış açık Ocak'ta yüzde 89 arttı

Dış ticaret açığı Ocak'ta yüzde 89.4 artarak 7.3 milyar dolar oldu.
Petrol fiyatlarındaki artış ve iç talepteki güçlü seyre bağlı olarak ithalatın Ocak ayında beklentilerin üzerinde artmasıyla, dış ticaret açığı Ocak ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 89.4 artarak 7.312 milyar dolar olarak gerçekleşti.

CNBC-e anketinde dış ticaret açığının 4.7 milyar dolar olması bekleniyordu.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre ihracat Ocak'ta yüzde 22.1 artarak 9.561 milyar dolar olurken, ithalat yüzde 44.3 artarak 16.873 milyar dolar olarak gerçekleşti. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış seriye göre Ocak ayında ihracat, 2010 Aralık ayına göre yüzde 4.2 azalırken, ithalat yüzde 9.7 arttı. TÜİK verilerine göre 2010 Ocak ayında yüzde 67 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, 2011 Ocak ayında yüzde 56.7'ye geriledi.

İthalattaki artışta enerji fiyatlarının geçen yılın aynı ayına göre artış göstermesinin etkili olduğunu, ancak asıl etkinin Şubat verilerinde görüleceğini söyleyen TSKB Ekonomisti Başar Yıldırım, TCMB'nin son PPK toplantı özetinde ithalat talebindeki yavaşlamanın süreceğini belirtmesine karşın, Ocak ayında mevsimsellikten arındırılmış rakamlarda ithalatın artmaya devam ettiğini belirtti.

Yıldırım, "Bu anlamda TCMB'nin nette sıkılaştırıcı olan son politika bileşiminin dış ticaret ve bu anlamda cari açık üzerindeki etkisinin henüz hissedilmediği sonucu çıkarılabilir" dedi.

İhracat yapılan bölgeler içerisinde yüzde 55'in üzerinde paya sahip olan Avrupa ülkelerine yönelik belirsizliğin ihracatı Ortadoğu'ya kaydırılması konusunu gündeme getirdiğini ancak, mevcut durumda Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da yaşanan olayların ihracat üzerinde yeni bir risk unsuru olduğunu söyleyen Yıldırım, "Öyle ki, Türkiye ihracatı içerisinde yüzde 15 seviyesinde paya sahip ilgili ülkelerde yaşanan karışıklıklar ihracatımızı azaltma riski taşırken bir yandan da artan petrol fiyatları dış ticaret açığı ve cari açık üzerindeki tehdidi artırıyor. Global olarak artan enflasyon beklentileri ve son olarak petrol fiyatlarındaki artışın politika bileşimini (hızlanan enflasyon ve hızlanan kredi büyümesi kapsamında) orta vadede hem politika faizi hem de zorunlu karşılık artırımı yönüne kaydırabilir" dedi.

Alt kalemlere bakıldığında mineral yakıtlar, mineral yağlar ve müstahsalları, mumlar kaleminde ithalat Ocak'ta yüzde 31 artarak 3.73 milyar dolara yükseldi. Mineral gazlar ve mineral yağlar, petrol ve doğalgaz başta olmak üzere Türkiye'nin enerji kaleminde ithal ettiği ürünleri kapsıyor.

Bu faslı yüzde 30'luk artış ve 1.61 milyar dolar ile kazanlar, makine ve cihazlar, aletler ve bunların aksam-parçaları, yüzde 33.5'lik artış ve 1.51 milyar dolar ile demir ve çelik, yüzde 19.3'lük artış ve 1.18 milyar dolar ile elektrikli makine ve cihazlar, bunların aksam-parçaları ve yüzde 80.6 artış ve 1.02 milyar dolar ile motorlu kara taşıtları izledi.

Ocak ayında ithalatta yüzde 1,083.8 ile en yüksek oranlı artışın görüldüğü inciler, kıymetli taş ve metal mamulleri, madeni paralar 626.43 milyon dolar olurken, bu kalemi yüzde 515 artış ve 268.52 milyon dolar ile hava taşıtları, uzay araçları, aksam ve parçaları izledi.

AB'NİN PAYI GERİLEDİ
Avrupa Birliği'nin (AB) Ocak 2010'da yüzde 50.3 olan ihracattaki payı 2011 Ocak ayında yüzde 47.3'e geriledi.

Ocak ayında en fazla ihracat yapılan ülke Almanya oldu. Bu ülkeye yapılan ihracat 2010 yılının Ocak ayına göre yüzde 19.4 artarak 990 milyon dolar olurken, Almanya'yı sırasıyla 629 milyon dolar ile İtalya, 605 milyon dolar ile Irak, 563 milyon dolar ile İngiltere ve 521 milyon dolar ile Fransa takip etti.

İthalatta ise, Türkiye'nin enerji ihtiyacının karşılanmasında başta gelen ülke olan Rusya ilk sırada yer aldı. Bu ülkeden yapılan ithalat yüzde 13.9 artarak 2.03 milyar dolar olarak gerçekleşti. Rusya'yı sırasıyla 1.6 milyar dolar ile Çin, 1.4 milyar dolar ile Almanya ve 1.25 milyar dolar ABD izledi.

Ocak ayında fasıllar düzeyinde en büyük ihracat kalemi, 1.1 milyar dolar ile motorlu kara taşıtları ve aksam parçaları olurken; bu fasılı 738 milyon dolar ile kazanlar, makine ve cihazlar, aletler ve bunların aksam-parçaları, 718 milyon dolar ile demir ve çelik, 695 milyon dolar ile örme giyim eşyası ve aksesuarları ve 613 milyon dolar ile elektrikli makine ve cihazlar, bunların aksam-parçaları izledi.

Zengin-yoksul farkı 8.5 kata çıktı

2009 yılında Türkiye'de gelir dağılımındaki eşitsizlik 0,01 puan artış gösterdi. En yoksul yüzde 20 ile en zengin yüzde 20 arasındaki gelir farkı 8,5 kata çıktı. Nüfusun yüzde 17,1'i yoksulluk sınırının altında kalıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2009 Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması sonuçlarını açıkladı.

Gelir dağılımı eşitsizlik ölçütlerinden gini katsayısı bir önceki yıla göre 0,01 puan artışla 0,415 olarak tahmin edildi. Katsayı, kentsel yerleşim yerleri için 0,405, kırsal yerleşim yerleri için ise 0,380 olarak hesaplandı.

Gini katsayısı sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, 1'e yaklaştıkça gelir dağılımda bozulmayı ifade ediyor.
TÜİK açıklamasında, gelirin nüfusa dağılımındaki eşitsizliğin grafik gösterimi olan ''Lorenz eğrisi''nin de bir önceki yıla göre gelir dağılımında önemli bir değişim olmadığını, eğrilerdeki çakışmayla gösterdiği belirtildi.

Araştırma verilerine göre, eşdeğer hanehalkı kullanılabilir gelirlere göre oluşturulan yüzde 20'lik gruplarda, en yüksek gelire sahip son gruptakilerin toplam gelirden aldığı pay yüzde 47,6, en düşük gelire sahip ilk gruptakilerin toplam gelirden aldığı pay ise yüzde 5,6 oldu.

Buna göre, son yüzde 20'lik grubun toplam gelirden aldığı pay, ilk yüzde 20'lik gruba göre 8,5 kat fazla oldu. 2008 yılında bu oran 8,1 kat civarındaydı.

''Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir gelir dağılımı''nda bireysel refah ön plana çıkıyor. Dolayısıyla hesaplamalarda hanehalkının toplam geliri kadar hane içindeki fert sayısı da önem taşıyor. Hane halkının toplam kullanılabilir geliri, hanedeki fert sayısı dikkate alınarak bireysel gelire dönüştürülüyor. Doğru karşılaştırma için de eşdeğerlik ölçeği kullanılarak her bir hane halkı bütünlüğünün, kaç yetişkine eşdeğer olduğu tespit ediliyor.

10 KİŞİDEN 6'SI YOKSULLUK RİSKİ ALTINDA
Eşdeğer hanenalkı kullanılabilir gelirleri üzerinden çeşitli göreli yoksulluk sınırları belirlendi. Hesaplama, eşdeğer hanehalkı kullanılabilir medyan gelirin yüzde 40, yüzde 50, yüzde 60 veya yüzde 70'ine yapıldı.

Gelirler küçükten büyüğe sıralandığında ortaya düşen değer, medyan geliri gösteriyor. Medyan gelirin yüzde 50'si dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre nüfusun yüzde 17,1'i yoksulluk sınırının altında. Bu oran, bir önceki yıl, yüzde 16,7 düzeyindeydi.

EN DÜŞÜK ORTALAMAYA SAHİP BÖLGE GÜNEYDOĞU ANADOLU
Türkiye'de hanehalkı başına düşen ortalama yıllık kullanılabilir gelir, 2009 yılında 21 bin 293 YTL (o tarihte YTL kullanımda bulunuyordu) olarak hesaplandı. Ortalama yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir gelir ise 9 bin 396 YTL oldu.

İstanbul Bölgesi 12 bin 795 YTL ile ortalama yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir geliri en yüksek olan bölge durumunda. Bunu, 11 bin 501 YTL ortalama gelir ile Batı Anadolu Bölgesi izledi. En düşük ortalamaya sahip bölge ise 4 bin 655 YTL ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi oldu.

2009'DA MÜTEŞEBBİS GELİRLERİNİN PAYINDA AZALMA OLDU
Maaş-ücret gelirleri yüzde 42,9'luk oranla toplam gelir içinde en fazla paya sahip. Bunu, yüzde 20,4 ile müteşebbis gelirleri izledi. Müteşebbis gelirlerinin yüzde 73,7'si tarım-dışı sektörden oluştu.

2008 yılı sonuçlarıyla karşılaştırıldığında, bir önceki yıla göre maaş-ücret gelirlerinin payında 1 puanlık bir artış, müteşebbis gelirlerinin payında ise 2 puanlık bir azalış gözlendi.

Sosyal transferlerin yüzde 93,6'sını emekli ve dul-yetim aylıkları meydana getirdi. Emekli ve dul-yetim aylıkları toplam gelir içinde yüzde 18,3'lük paya sahip, diğer sosyal transferlerin payı ise yüzde 1,3.

YAŞAM KOŞULLARI GÖSTERGELERİ
TÜİK araştırmasına göre, kurumsal olmayan nüfusun yaşam koşullarına ilişkin bazı göstergeler şöyle:
- Yüzde 60,8'i kendilerine ait konutta oturuyor. Yüzde 22,4'ü kiracı.
- Yüzde 42,2'sinin konutunda ''sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçevesi ve benzeri'' sorunlar söz konusu.
- Yüzde 42,9'unun oturduğu konutta ''izolasyondan dolayı ısınma sorunu'' yaşanıyor.
- Yüzde 59,3'ünün hanesinin taksit ödemeleri ve borçları (konut alımı ve konut masrafları dışında) bulunmakta, bu borç ödemeleri yüzde 29,3'ünün hanesine ''çok yük'' getiriyor.
- Yüzde 87,4'ü ''evden uzakta bir haftalık tatili'', yüzde 62,5'i ''beklenmedik harcamalarını'' ve yüzde 82,1'i ''yıpranmış ve eskimiş mobilyalarını yenileme ihtiyacını'' ekonomik nedenlerle karşılayamıyor.
- Yüzde 60,5'i ''iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek'' yiyemiyor.
- Yüzde 37,8'i evin ısınma ihtiyacını ''yeterince'' karşılayamıyor.
- Yüzde 43,9'u ''yeni giysiler'' alamıyor.


22 Şubat 2011 Salı

Bir tek Doğulu Diktatörler mi servetlerine servet katıyor?

Ortadoğu’yu uzun yıllardır yöneten diktatörlerin servetleri Batı medyasında tartışma konusu iken politikacıların zengin olması sadece ekonomisi az gelişmiş doğu ülkelerinde değil, çıkar üzerine kurulu burjuva siyasetinin hüküm sürdüğü her ülkede bir kural.

Son günlerde Ortadoğu’da ayaklanan halk kitleleri birçok tartışma başlığının yanında bir şeyi daha gündeme taşımış oldular: Ortadoğu’nun uzun yıllardır yöneten diktatörlerin servetleri. Batı medyası bu haberleri çok sevdi, Kaddafi, Binali, Mübarek ve bunların ailelerinin servetlerine bolca yer verdi.

Ancak bir noktanın üzeri örtüldü: Temel olarak bu diktatörler kişisel servetlerini emperyalizmle kurdukları bağa borçlular. Daha da önemli ve dikkat çekici olanı, politikacıların zengin olması sadece ekonomisi az gelişmiş doğu ülkelerinde değil, çıkar üzerine kurulu burjuva siyasetinin hüküm sürdüğü her ülkede bir kural.

Bu demokratik bir düzene sahip olduğunu iddia eden batı dünyasında her yerden daha fazla geçerli bir kural. Bunlardan birkaçına bakmak bile durumu anlamak için yeterli oluyor:


İtalya'nın Medya Baronu Başbakanı: Silvio Berlusconi
Başbakan Erdoğan’ın çok yakın dostum dediği, hatta samimiyetinden “Silvio” diye hitap ettiği, üstüne üstlük oğlunun da nikah şahidi olan İtalya Başbakanı Berlusconi dünyanın en zengin siyasetçileri arasında yer alıyor.

Adı sürekli seks skandalları ile anılan Berlusconi, İtalya’nın en büyük medya baronu. Kişisel servetinin 25 milyar doları bulduğu belirtiliyor. İtalya'nın en büyük medya şirketi Mondadori ve finans hizmetleri veren Mediolanum da Berlusconi ailesine ait.

ABD Başkanları en zengin %1’lik kesimden
Forbes dergisine göre ABD Eski Başkanı Bush'un servetinin miktarı tam olarak bilinmese de, ailenin zenginliği iyi biliniyor. Bush, bu servetini, bir zamanlar 605 bin dolara satın aldığı Texas Rangers kulübüne ait hisse senetlerini satarak elde etti.

Ancak Bush ailesiyle ilgili daha çarpıcı bir detay, İkinci Dünya Savaşı yıllarına uzanıyor. Nazi savaş mekanizmasının çelik üretiminin belkemiği olan şirketleriyle süper zengin işadamı Fritz Thyssen, savaş sonrası bu zenginliğini batılı arkadaşlarıyla olan bağlantıları sayesinde korudu. New York'taki iki arkadaşı, Prescott Bush ve Herbert Walker, geleceğin ABD Başkanı'nın babası ve kayınpederi idiler.


Missouri Üniversitesi başkanlık tarihçisi Jeffrey Pesley'in incelemesine dayanan Amerikan dergisine göre başkanların çoğunluğunun ABD'nin zenginlik açısından en üstteki üçte birlik kesiminden geliyor. Dergide John F. Kennedy ve ilk başkan George Washington'un 'süper zengin' kişiler olduğu belirtiliyor. Başkanların yarısı, Amerikan toplumunun en zengin yüzde 3'lük kesimine dahil bulunuyor. Yaklaşık 12 başkan ise yüzde 1'in arasına girecek kadar zengin.

Tayyip Erdoğan'ın hatırı sayılır serveti
Başbakan Erdoğan da hatırı sayılır serveti ile dünyanın en zengin siyasetçileri arasında.

Başbakanlık Basın Merkezi'nin internet sitesinde yer alan beyana göre, Başbakan Erdoğan'ın 40 bin TL değerinde Arnavutköy-Bolluca Köyü 376 metrekare arsa, 10 bin TL değerinde Güneysu-Dumankaya Köyü'nde 2 bin metrekare arsa taşınmaz mal varlığı var.

Başbakan Erdoğan'ın banka hesaplarında ise 2.366.109,95 TL'si (Şirket hisselerinin satış geliri, emekli ikramiyesi, emekli maaşı ve milletvekili maaşlarının toplamı) bulunuyor. Sitede yer alan beyana göre Başbakan Erdoğan'ın ayrıca 500.000 TL alacağı olduğu bildirildi.

Başbakanlığının ilk yıllarında da ticaret hayatını devam ettiren Erdoğan konu ile ilgili sorulara da sinirlenerek cevap veriyordu:

‘‘Ticaretten kazancım olmasa Başbakanlık maaşıyla geçinemem. Hiçbir ticari faaliyetimi durdurmak, dondurmak gibi bir durum söz konusu değil. Böyle bir şeye gerek yok. Ben namusumla çalışıyor, helal para kazanıyorsam buna kim ne diyebilir? Ayrıca ben bu işe Başbakan olduktan sonra başlamış olsam, haydi yine eleştirsinler. Ama ben bu işi 17 yıldır yapıyorum. Yeni başlamış olsam neyse.''


Erdoğan’ın her üçü de Ülker ürünlerinin dağıtımını yapan Emniyet, İhsan ve Yenidoğan Gıda şirketlerinde ortaklığı bulunuyordu. Emniyet ve İhsan Gıda'nın kuruluşları eskiye dayanırken, asıl işi Cola Turka'yı dağıtmak olan Yenidoğan Gıda ise Erdoğan'ın Başbakanlığı döneminde kurulmuştu.

Erdoğan’ın unuttuğu bir şey vardı, Başbakan olmasa bile uzun yıllardır siyasetle uğraşan Erdoğan ayrıca bir dönem de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapmıştı. Erdoğan başbakanlığının ilerleyen sürecinde bu şirketlerdeki hisselerini sattı.

Başbakan'ın servetinin gerçek sınırları ise bilinmiyor. Yakın zamanda Wikileaks belgelerinde de İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabı bulunduğu bilgisi yer alan Erdoğan'ın servetinin 3 milyar dolara kadar ulaştığını iddia eden kaynaklar var.

Mey İçki “babalar gibi satıldı!”

AKP hükümetinin “babalar gibi satarız” söylemiyle satışa sunduğu TEKEL'in Alkollü İçkiler Bölümü, satışından yedi yıl sonra özelleştirme tutarının sekiz katına İngiliz menşeli Diageo'ya satıldı.

2004 yılında TEKEL'in Alkollü İçkiler Bölümü’nü satın alan konsorsiyum tarafından oluşturulan Mey İçki Sanayi ve Ticaret A.Ş.'nin, alkollü içki üretiminde dünyanın en büyük şirketi olan İngiltere menşeli Diageo'ya satışında mutabakata varıldığı açıklandı.

TEKEL'in Alkollü İçkiler Bölümü’nün 2003 yılı sonunda özelleştirilmesiyle başlayan süreç, ülkede sektörün en büyük üretici firmalarından birinin yabancı bir tekele devredilmesiyle sonuçlanmış oldu. Aynı süreç, sektörde gerçekleşen yabancılaştırma operasyonunun yanı sıra kamunun büyük bir zarara uğratıldığını da gösteriyor.

TEKEL, 2004'te Mey İçki'ye devredildi
TEKEL, diğer birçok kamu kuruluşu gibi, parçalara ayrılarak özelleştirildi. Dört ayrı anonim şirkete bölünen TEKEL'in, Alkollü İçki ve Sanayi ve Ticareti A.Ş. adını alan Alkollü İçki Bölümü blok olarak 24 Şubat 2004'te özelleştirme ihalesini kazanan Nurol, Limak, Özaltın ve Tütsab şirketlerinden oluşan konsorsiyumun oluşturduğu Mey İçki'ye devredildi.

Mey İçki, TEKEL'in 17 fabrikası ve çeşitli taşınmazları ile stoklarına 292 milyon dolara sahip oldu. Ödemenin yarısı peşin alınırken, kalanı iki yıla yayılarak taksitlere bölündü. Özelleştirmenin üzerinden iki yıl geçer geçmez, şirketin ABD'li Texas Pacific Group'a (TPG) devri gündeme geldi.

Kamu büyük zarara uğratıldı!
TEKEL'in Alkollü İçkiler Bölümü’nü alan konsorsiyumun, asıl iştigal alanı ABD ordusuna ve işgal bölgelerine müteahhitlik yapmak olan bileşenleri, Mey İçki'nin yüzde 92'lik hissesini, büyük bir vurguna imza atarak Nisan 2006'da 810 milyon dolara TPG'ye sattı.

TEKEL'in özelleştirilmesinden sonra iki yıl içinde Mey İçki, neredeyse üç katı prim yapmış oldu. Alkollü İçki Bölümü’nün satışından kamunun yaklaşık 500 milyon dolar zarara uğratıldığı ortaya çıktı.


AKP babalar gibi sattı2006 yılında özelleştirme tutarının neredeyse üç katına el değiştiren Mey İçki'nin “değerinin artmasına” dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ilginç bir açıklama getirmişti. 2003'ten itibaren yaşanan olumlu gelişmeler nedeniyle yabancı sermaye girişinde büyük artış yaşandığını ve şirket değerlerinde hızlı yükselmeler gözlendiğini belirten Unakıtan, özelleştirilen kuruluşların değerindeki artışların da ekonomideki olumlu gelişmelerin sonucu olduğunu savunmuştu. Unakıtan, "TEKEL özelleştirmesi ilgili dönemdeki piyasa şartına bağlı olarak, kamuoyu önünde şeffaf olarak gerçekleştirilmiştir" diyerek vurgunu meşrulaştırmaya çalışmıştı. Unakıtan, meşhur “babalar gibi satarım” sözünü de TEKEL'in sigara ve içki bölümleri satışı ile ilgili olarak söylemişti.
Üstelik bu satışa kadar geçen iki yıl içinde, özelleştirilen fabrikalara değil yatırım yapmak, tek bir çivi çakılmadı. Mey İçki, iki yılda stokta bulunan ürünleri satarak fahiş kârlar elde etti. TEKEL Alkollü İçki Bölümü satıldığında depolarında bulunan şişelenmiş durumdaki içki stoklarının piyasa değerinin yaklaşık özelleştirme bedeli kadar olduğu belirtiliyordu.

Yani oluşan kamu zararı, özelleştirme ihalesi ile bundan iki yıl sonra yapılan satış işlemi tutarları arasındaki 500 milyon dolarlık farktan daha büyüktü.

Fabrikaları Mey İçki'den satın alan TPG ise “rasyonalizasyona” gitmiş ve birçok üretim tesisini kapatmış, çok sayıda işçiyi kapı önüne koymuştu.

Vurgunda son perde
Dün kamuoyuna duyurulan satış mutabakatı ise 2004 yılında 292 milyon dolara satılan TEKEL Alkollü İçki Bölümü’nün yedi yılda değerinin sekiz kat arttığını gösteriyor. İngiliz Diageo şirketi, Mey İçki'yi 3,3 milyar TL'ye (2,1 milyar dolar) satın aldı.

Özelleştirme sırasında TEKEL'in bayi ağını da devralan ve 50 bin bayiye sahip olan Mey İçki, halen rakı pazarının yüzde 80'ini kontrol ediyor.

İçkide dünya devi: Diageo
İngiliz menşeli dünyanın en büyük alkollü içki üreticisi olan Diageo, dünyanın en çok satan birçok içki markasına sahip. 180 farklı ülkede ürün satışı yapıyor. Şirket New York ve Londra borsalarında işlem görüyor. Diageo'nun başlıca içki markaları arasında Johnnie Walker, Crown Royal, J&B, Windsor, Buchanan's ve Bushmills viskileri, Smirnoff, Ciroc ve Ketel One votkaları, Baileys, Captain Morgan, Jose Cuervo, Tanqueray ve Guinness gibi ürünler bulunuyor.Diageo CEO'su Paul Walsh, varılan satış anlaşmasıyla ilgili yaptığı açıklamada, “Bu yatırım, Diageo'nun Çin ve Vietnam gibi orta sınıfın hızla büyüdüğü, gelişmekte olan pazarlardaki varlığını artırma stratejisinin devamı niteliğinde” diyerek Türkiye içki pazarında hızlı bir büyüme beklediklerini söyledi. Walsh'ın açıklamasında, “72 milyon nüfuslu Türkiye'de artan gelirli, yerel ve uluslararası içki markalarına para harcayan önemli bir gelişmekte olan orta sınıf olduğunu” belirtmesi dikkat çekti.

Halk patlamasına kadar her şey 'güllük gülüstanlıktı'

Dr. Ali Kadri, Tunus'ta isyan patlak verdiğinde ihtimal verilse bile, mümkün görünmeyen Mısır halk isyanının gerisindeki sosyo-ekonomik koşulları yazdı. Mısır konusunda görünenin ardında yatan dinamikleri öğrenmek isteyen okurlarımız için, Kadri'nin bu analizini yayınlıyoruz:

Krizde Mısır Ekonomisi

Mısır'da devrimci süreç başlamadan birkaç gün önce “Tunus'daki intifada Mısır'a da sıçrar mı?” sorusuna verilecek cevap, ”Pek zannetmem, Mısırlılar dindardır, muhafazakardır ve insanların üzerindeki etkin asayiş örgütlenmesi de buna engel” olurdu. Ancak Mısır'da patlayan isyan, devrim için kültürel parametrelerin yeterli olmadığını göstermenin yanında, isyan etme zamanı geldiği zaman halkların bunu beklenmedik bir şekilde yaptığını da gösterdi. Birdenbire tüm gerçekler devrimi açıklar oldu. Devrim tarihsel olarak belirlenmişti ancak sosyal-deprem-ölçer herhangi bir öncül sarsıntı kaydetmemişti. Devrim için şartlar geçen sene de, bir önceki sene de vardı ama neden şimdi oldu?

Uzun bir süre Mısır hükümeti, Dünya Bankası ve IMF ile danışıklı döğüş şeklinde ülkede kötüleşen sosyal şartları sakladılar ve ekonomide pembe bir tablo çizdiler. Mısırlıların yüzde 5'i günde 1 dolarlık gelirin altında, mutlak yoksulluk içinde yaşıyordu. Öte yandan, gayrısafi yurtiçi hasıla (GSYİH) son 6 yılda ortalama yüzde 6 artarken iken 1980'den itibaren GSYİH yüzde 5 arttı. Bu göstergelere gelişmekte olan ülkelerin pek azında erişilebilmişti. Mısır'daki diğer ekonomik göstergeler de olumluydu. 2005-2009 arasında ülkeye 40 milyar dolarlık yabancı yatırım girmişti. İç borcun GSYİH'e oranı 2005'ten 2010'a kadar yüzde 100'den yüzde 75'e düşmüştü. İşsizlik düzeyi yüzde 9’du. Ekonomide devamlı olarak liberalleşme, mülkiyete dair sınırların kalkması, ticaret ve sermayenin serbest akışı söz konusuydu. Para politikaları enflasyonla da başarıyla mücadele etmişti.

Bu ekonomik performansa rağmen Mısır serbest pazarda Tunus kadar parlamadı. Mısır'a her sene gelen 5 milyon turist için halkın fakirliği gözlerden saklanamaz bir gerçekti. 2008'de ekmeğe zam yapıldığı zaman meydana gelen ölümleri hiçbir haber ajansı yazmadan edemedi. Mısır, yükselen yiyecek fiyatlarının direkt ölümlerle sonuçlandığı dünyadaki sayılı ülkelerden birisi. Gelişme devamlı olarak sürmesine rağmen, gelir eşitsizliği daha hızlı bir şekilde büyüdü. El Kudüs dergisinde yakın tarihli bir makale, Mısır'ın Kral Faruk günlerindeki gibi “yüzde 2” ekonomilerden birisi haline geldiğini yazdı. Bu, nüfusun yüzde 2'sinin ekonominin yüzde 98'ine sahip olması demek, IMF tavsiyeleri doğrultusunda enflasyonu indirmek için uygulanan para politikaları istihdam yaratacak projelere az para harcama fakat bankalara ve zenginlere para aktarmak için borçlanma temelli oldu. Gizli işsizlik, iş bulma umudunu yitirmiş işsizler eklendiğinde gerçek işsizlik yüzde 50'nin üzerindeydi.

Mısır bugünlere nasıl geldi?
Mısır'ın ekonomik ve sosyal tarihi iki döneme ayrılabilir. Eşitlikçi/adaletli büyümenin olduğu, 70'lerin ortasında sonlanan altın devir ve daha sonra adaletsiz daha yavaş bir büyümenin olduğu dönem. İlk dönem sıkıca kontrol edilmiş bir ekonomi, sosyal projeler üzerinde ülke içi kaynaklardan karşılanan muazzam harcamalarla belirleyici olurken, ikinci dönemde sosyal bir yeniden yapılanma, açıklık ve serbest pazara bağımlılık belirleyici oldu. Sedat'ın 70'lerin ortasındaki Açıklık (İntifah) hareketi, maaşlar sabit kalırken, temel ihtiyaçların fiyatının artması demek oldu ve fakirleri doğrudan etkiledi. Sedat'ın İntifahı, Abdulnasır döneminden sonra, kamulaştırılmış olanı özelleştirmek, sosyal sınıfları yeniden yapılandırmak ve bu suretle tarihi tersine çevirmek anlamına geldi. Abdulnasır'ın Kral Faruk'tan devraldığı fakir bir ülkede yaptığı sosyal reformlar, toprak reformu, sunduğu parasız eğitim ve sağlık hizmeti ülkeyi modern çağa adeta fırlattı.

Sedat'ın Mısır'da tarihi geriye sarabilmesindeki başarısının arkasında iki faktör vardı: Birincisi, Abdulnasır devriminin Mısırlı emekçiler tarafından içinde bizzat politik olarak yer alarak sahiplenilmemesi ve bu nedenle kazanımların daha sonra korunamaması. 1959'da Harry Braverman tarafından yazılan bir makale bunu öngörmekteydi: “Abdulnasır'ın rejimi kuşkusuz devrim maskesi altında bir diktatörlük ancak bu diktatörlük bir devrimin kimi olmazsa olmazlarının altını dolduruyor ve Mısır'da daha fazla devrim olması için eğilimler ve süreçleri tetikliyor. Eğer ordu sosyal mücadeleye katılıyor, tencereyi ocağın üstünde kaynak tutuyor ve ileriye doğru gidiş fikri uyansırıyorsa ülkeye hakim olabilir. Eğer bocalarsa ve eğer bu arada Mısırlı işçi sınıfı ve köylüleri, Nil Vadisi'nde Afrika'nın ilk sosyalizm deneyimini yaşatacak kadar olgunlaşmamışlarsa, mülksüzleştirilmiş soylular ve toprak sahipleri emperyalist destekle tekrar iktidarı alacaklardır.” 1977'deki İntifah'ın ilk belirtisinde Kahire'deki işçi sınıfı ekmek devrimi diyerek ayağa kalktı ama bu kalkışma ordu tarafından sert bir şekilde bastırıldı. İsyan Kahire'de başladı ama yaygınlaşmadı. Braverman tarafından dile getirilen yeterli olgunlaşma olmamıştı ve kalkışma devrime evrilmedi.

Sedat'ın tarihi geriye sarmasındaki diğer yardımcı 'emperyalist destekti'. Mısır'ın İsrail'e karşı 1967 ve 1973'deki iki yenilgisinden sonra hemen köşede bekliyordu. 1979 Camp David anlaşması Mısır halkının teslim alınması sürecinin taçlandırılması oldu. Camp David anlaşması Mısır'ın ekonomik problemlerini sözde hafifletecek “barış rüşveti” anlamına geldi. Ancak bu “rüşvet” sadece Sedat ve Sedat'ın sınıf arkadaşlarına verildi. Bu gelir otuz yıldan bu yana gittikçe arttı ancak bu emekçi sınıfın kazanılmış haklarının tırpanlanması ve kaynakları en tepedeki yüzde 2'ye kaydıracak şekilde bir sınıfsal yeniden düzenleme ile birlikte oldu. Toprak reformlarından başlayarak herşey özelleştirildi. Camp David anlaşması, yıllık 2 milyar dolarlık yardımlar, aynı zamanda Mısır'ı en fazla ABD yardımı alan ikinci ülke konumunda getirdi. Bu yardımın üçte ikisi orduya, kalan üçte biri de rejimin güvenliğini, asayişini denetlemek, sosyal olayları isyana varmamaları için denetlemek ve gözlemlemek için ayrıldı. Bugünkü devrimin nedeni sermayenin akışındaki ani bir kesinti değil. Tam tersine, merkez bankası rezervleri ve portfolyo akışları halihazırda pozitif ve yüksek.

Devrimci koşulların yaratılması yıllar aldı. İki İsrail savaşının kaybedilmesi Afrika ve Arap dünyasındaki emekçi sınıfın güvenliğini tehlikeye atarken, otuz yıldır süren emperyalist yağmaya da yol açtı. Mülksüzleştirerek biriktirme ve geriye doğru gelişme (de-development) Afrika'nın büyük kısmına ve Arap dünyasına hakim oldu. ABD doğrudan askeri müdahelelerle ya da askeri müdahele tehditleriyle bilinçli bir şekilde halkların sahip olma ve kendi kaynaklarını kontrol edebilme yetkilerini ellerinden aldı. Süreç kaba kuvvet ve toplu kıyımlarla yol aldı; özellikle de Irak'ta. Arap diktatörlükleri ve ABD elitleri arasındaki sınır ötesi ittifaklar o kadar giriftleşti ki, tanklarla korunmadığı sürece – Mübarek örneğindeki gibi – kendi ülkesinde emekliye ayrılan hiçbir Arap bürokratı olmadı. Nitekim, bu Arap ülkesinde de iç güvenliğin başkanı aynı zamanda ülkenin de başkanıydı. Bu tarz bireyselleşmiş kurumlarda refah yaratan ekonomik gelişme aşağıya doğru inmemekte ve yukarıya doğru çıkmakta. Vaşington kurumları formel kurumları olmalarına rağmen Arap kurumlarının hiç de ciddi ve kurumsal olmadıklarının gayet farkındaydılar. Bildikleri bir diğer şey de bu kurumsal ve paylaşım konjonktüründe yürüttükleri politikaların felaketle sonuçlanacağıydı.

Son küresel finansal kriz, Arap dünyasını da vurduğunda, “kriz” kelimesinin Arap dünyası için ne kadar komik durduğunu farkettim. Küresel olarak en yüksek oranda zıtlaşmalara sahip az gelişmiş bir coğrafyada “kriz” kelimesi Avrupamerkezci bir tona bürünüyor. Savaşların ve göçlerin hüküm sürdüğü Irak, Sudan, Yemen ve Filistin coğrafyalarında, 30 senelik yüksek büyüme rakamları yanında çocukların üçte birinin yetersiz beslendikleri Mısır'da “kriz” kelimesinin günlük yaşam pratiğinde hiçbir anlamı yok. Bu Çehov'un şu sözlerini hatırlatıyor: “Krizle bir embesil bile başedebilir. Bu bizim her gün içinde yaşadığımız, bizi tüketen şey”. Gelişmiş dünya için ekonomik refah, mülksüzleştirme ve çevresel yapıların yer değiştirmesi yollarıyla ekonomi-dışı yöntemlerle yaratılıyorsa, bu şu anlama geliyor: Merkezdeki refah çevredeki yoksullaşma ile bağlantılı. Bu kısmi olarak bile doğru ise o zaman barışa uzanan yol buradan başlamalı.

Bu anlamda Arap geriye doğru büyümesi (de-development) diğer üçüncü dünya ülkelerindeki süreçlerden farkı, Amerikan askeri varlığının bölgedeki varlığı, sponsoru olduğu diktatörlükler ve güç kullanarak bu konsepte sık sık başvurması. Raul Prebish'in BM'deyken söylediklerini bir adım daha öteye taşıyarak, bağımlılık teorisini Arap düzleminde yeniden tanımlamak mümkün: Bu gidişi tersine çevirmek için, Arap halkları anti-emperyalist mücadeleyi ön plana çıkartmalılar. Ancak ve ancak bu politik süreçler onların yaşamlarını iyileştirebilir. Bu da tartışmayı ilk soruma geri götüriyor. Emekçi sınıf uzun süredir sistemli olarak fakirleştirilirken devrim neden şimdi oldu?

İsyan; ama neden şimdi?
Bu politik süreç için çok şey yazılacak. Öncünün nerede olduğu, insanların ne zaman sokaklara döküldüğü, partinin çelik örgütünün nerede olduğu, devrimci bilincin nasıl oluştuğu ve ortaya konan alternatif sosyal modelin ne olduğu ve imgelemi nasıl kapsadığı gibi sorular sorulacak. Bu sorulara cevaplar birçok noktada gayet açık. İnsanlık tarihi, herhangi ikisi hiçbir zaman tam olarak aynı olmasa bile analojiler kurmak için yeterli sayıda devrim deneyimine sahip. Bariz ve açık olan cevap, Arap dünyasının despot rejimleri altında sadece küçük bir azınlığın işkenceye ve işkenceye denk gelen bir yaşama sahip olmayışı. Bu bağlamda, Çarlık Rusyası'ndaki 1917'deki Rusya devrimi benzer yaşam şartlarına sahip bir coğrafyada yapıldı. Rus dervrimi, sefilleştiren şartlarda yaşayan bir insanın daha özgür ve daha adaletli bir yaşam şeklini ne kadar kolay özümseyebildiğini gösteriyor.

Ancak bir devrimde politik kazanımlar hızla sosyal kazanımlara dönüştürülmeli ve bunlar işçi sınıfının süreç içindeki muazzam fedakarlığının karşılığı olmalı. Eğer bu işçi sınıfı devrimden bu şekilde fayda göremezse devrim tekler. Bu tarz bir başarısızlığa da tarihten örnek var: Lenin'in belirttiği gibi, 'Kendinden hareketin en zayıf anında burjuva ideolojisi yine baskın gelir çünkü burjuva ideolojisi daha fazla deneyim biriktirmiştir, bu nedenle de sosyalist ideolojiden daha fazla yayılma tecrübesine ve aracına sahiptir.' Bu, 1902'de de 1989'da Sovyetler Birliği'nde sosyalizm çöktüğünde de söylenebilirdi. 2011'de de söylenebilir. İşçi sınıfına barınma, sağlık, beslenme, eğitim ve çalışma hakkı hızlıca sağlanacak şekilde yeni bir paylaşıma hemen gidilmezse devrim geriye düşer.

Mısır, ABD'nin Ortadoğu'daki emperyalist stratejisinde kilit roldedir. Eğer ABD Mısır'ı kontrol edebileceğine ve ABD İmparatorluğunun buradaki gücünü koruyacağına ikna olursa, Mısır işçi sınıfı lehine yeniden paylaşımda onları bir süre rahat bırakabilir. Çünkü dünyanın bugünündeki emperyalist kriz ve emperyalistler arası rekabet koşullarında, jeostratejik önemi nedeniyle Ortadoğu'nun kontrolünü elden bırakmamak, Mısır'daki işçi sınıfının sömürülmesi ve yoksullaştırılmasından edinilecek artı değerden daha önemli.

İnsan pazarda ücret için sattığı emeğinden ayrıdır ancak işsiz bir sürü insan varken ve rejimin insana hiç saygısı kalmamışken işçi ile iş üretme kapasitesi ile aynı şey olur. Çalışanlar pazara sunabildikleri üretici güçleri ölçüsünde muamele görürler. Despot rejim, insanları, tıpkı metalarmış gibi vazgeçilebilir ve yerine yenileri konulabilir hale getirir.

Herhangi bir ücret için çalışmaya hazır fakir gençler, halihazırda çalışanların ücretlerini bu nedenle aşağıya çeker. Bu aşağıya doğru yuvarlanma da kendisini tekrar besler. Zaten Mısır ekonomisi kiralama temelli, yapısal nedenlerle istihdam yaratabilecek üretken bir ekonomi değil. Emek harcamadan kar etme, Mısır'a hükmeden elitin de düşünce şekli olmuş durumda. Bu durumda da insan hayatının değersizleşmesi ve insanların meta haline dönüştürülmesi süreci doğal bir sonuç. Çalışan birçok kişinin ve iş arayan birçok kişinin hayal kırıklığı ve sefaleti bir noktadan sonra varoluşsal olarak dayanılmaz hale geldi. Alternatif bir model olmasa bile bir değişim olmalıydı ve bu boş bir hülyanın değil, sadece yaşayanın anlayabileceği ciddiyette bir acının sonucu. Bu tarif ettiğim süreç olan metalaşma insanlığın, insan onurunun kaybedilmesini tarif ediyor. Bu nedenle, Tunus'da Muhammed Buaziz'in kendini yakmasından birkaç gün sonra bazı Mısırlı gençler de ülkelerindeki yaşam koşullarını protesto etmek için kendilerini yaktı.

Sanal dünyanın rolü
Bu devrimin geçmiş devrimlere benzemeyen bir yönü, internet aracılığı ile örgütlenme ve bilginin internet aracılığıyla yayılması oldu. Bu da politik sürecin açıklığı ve baskıcı rejimin dağıtılmaya başlanması sonucunu doğurdu. Devrimler ancak örgütsel ve hareketsel çerçeve, yaşam koşullarının dayanılmazlığı ile bir araya gelince olur. Mısır ayaklanması İnternet ayaklanması olarak adlandırıldı ancak kanımca bu isyanın özgünlüğü bunda değil.

Bu isyanın getirdiği yenilik, çalışan sınıfın tarihin esas yapıcısı oılarak yeniden sahne alması ve fabrika alanının sosyalliği. Bu fikirler kapitalizm içinde ölmediler. Hepimiz bir sınıfın tartışarak, örgütlenerek, hareketlenerek tarihe müdahele ettiğine tanık olduk. Bu olaylar postmodernist bakışın tarihe gömdüğü, ancak tarih kitaplarında bahsedebileceği olaylardı. Emeğin bölünmesi, elitlerin emeği bölme ve yaymadaki gücünün devrim olanaksızlaştırdığı düşünüldü. Eskiden olduğu gibi fabrikalar, aynı becerideki işçilerin örgütlenip, tartışıp mücadele için strateji geliştirdikleri karşılaşma yerleri değildi. İnsan hayatının metalaşmasına rağmen onları tek bir yerde biraraya getirmek mümkün değildi. Ancak sanal dünya böyle bir katılımı mümkün kıldı. Mesela, takma isimler kullanarak iletişimin anonim olması, kişinin kendisi ile ilgili kimlik bilgilerini vermeden başka insanlarla iletişime geçmesini sağladı. Böylelikle iletişime dair kişisel sorumluluk alma baskısı kalkmış oldu. Bu noktada, Zizek'in 'İnsanların bir maske arkasından en temel meselelerini, konuştukları' gözlemini hatırlatalım. Çalışanların yaşam şartları ve en temel gereksinimlerinin ekmek olmasıydı ve internet insanların “maske” arkasından bu temennilerini dile getimesini sağladı. Arap rejimleri şu an bu tehlikenin farkında. Burjuvazi bu şekilde kendi mezarkazıcılarının eline sehven bir matkap vermiş oldu. Muhammed Buzazi'nin kahramanlığı, insan hayatının metalaşması ve modern kimliksiz(anonim) iletişim bu aşamada devrimi kaçınılmaz kıldı.

Bundan sonra ne olacak?
Bugün itibarıyle yaşam şartları değişmiş değil ve yiyecek fiyatları 2008'den beri en yüksek rakamlara ulaşmış. Yeniden paylaşım sınıfın da yeniden yapılanması demek olacak ve tarihte daha önce olduğu kadar tekrar geriye gidiş kolay olmayacak. ABD, Müslüman Kardeşler'in (MK) bu sürece dahil olmasını istiyor çünkü MK'nın sosyal yapıyı değiştirmek ve daha fazla devrimlere yol açmak gibi bir amacı yok. Politik islamın yükselen dalgası geri çekildi. Bu hareketin sınırları çizilmiş durumda. İsyanı tetikleyen intihar, en şiddetli küfür oldu ve bu da neden politik islamın devrimci sürece daha sonra eklemlendiğini gösteriyor.

MK devrimci bir öncü değildi. Var olana alternatif bir soyal model önerisi yoktu. Var olan dağıtım mekanizmaları kutsal olarak benimsiyor ve birikim süreci, zorunlu göç ve mülksüzleşmeyi beraberinde getirdiğinde, ödev bilincini hak bilincinden daha yüksekte tutuyorlardı. Tarihsel şartların değiştiğini ve kapitalizmin ortaçağdaki anlamından çok daha farklı bir sistem anlamına geldiğini hiçbir zaman anlamadılar. Zaten unutulmamalı ki, Enver Sedat ABD'nin emri ile anti-Nasırcı Kardeşleri getirdi ve rejim o zamandan beri onlarla birlikte yürütüldü. Halihazırda ABD medyası MK'nin kendi truva atları olduğuna dair bir anlayışı silmeye çalışıyor. Fakat şimdiki mücadele haklar için bir mücadele. Bu mücadelenin ilk başlığı yükselen fiyatlar nedeniyle ücretlerin arttırılması olmalı. Marshal kanunu çerçevesinde politik olarak örgütlenme ve sendikalaşma inanılmaz ölçülerde baskılanmıştı. ITUC tarafından yakın tarihli bir raporda Arap bölgesinin dünyadaki en az sendikal haklara sahip olunan bölge olduğu belirtilmişti. Eğer sendikalar bağımsız olurlarsa, ücretler yükselen fiyatlarla uyumlu olabilir ve enflasyonun çalışan sınıfın alım gücüne vurduğu darbe azalır.

Daha sonraki bir aşamada, rejimin eskiden beri süregelen yanlışları düzeltilmeli. Hırsız baronların mülklerinin kamulaştırılması bu yanlışın giderilmesindeki önemli adım olacaktır. Çalışanlara toprak verilmesini sağlayacak toprak reformu diğer verilecek hak olacaktır. Devletin çalışan sınıfı vücuda getirmesi ve dik tutması en temel haktır. Çalışan insanlar da kendilerini savunma hakkına sahiptirler. Eğer devrimsel reforma çalışan sınıf dahil edilmezse çalışanlar, kendilerini savunma doğrultusunda istedikleri araçları geliştirme hakkına sahiptirler. Gündeme getirilecek başka bir sürü hak var ancak kesin olan şey şu: Bunları geciktirmek suçtur.


Ali Kadri, London School of Economics’te (LSE) misafir araştırmacı. Arap dünyasında politik ekonomi başlığında araştırma yürütüyor. Daha önce Birleşmiş Milletler Ekonomik Analiz Birimi’nin Beyrut ofisinin başında bulunuyordu.