5 Şubat 2012 Pazar

Diyanet gaza bastı!

Diyanet İşleri Başkanlığı toplumun gericileştirilmesi için attığı adımlarda hız kesmiyor. Diyanet son olarak "umre turu"projesiyle, toplumun dinselleştirilmesi için hazırladığı projelere bir yenisi daha eklemiş oldu.

Diyanet İşleri Başkanlığı, toplumdaki dinselleşmenin artırılmasına yönelik adımlarında hız kesmiyor. Kurumdaki AKP’ci dönüşümün tamamlanmasından sonra, toplumdaki dincileşmenin artırılmasında önemli bir rol üstlenmeye başlayan DİB’in son projesi de ilköğretim ve lise öğrencilerinin, öğretmenlerinin ve velilerin umreye gönderilmesi. Buna göre Diyanet İşleri Başkanlığı yarıyıl tatili için 10 günlük bir umre programı düzenledi ve program genelge ile okullara gönderildi. Umre turunun kontenjanı ise ülke genelinde 3 bin kişi olarak belirlendi. Böylelikle Diyanet’in, toplumdaki dinselleşmenin artmasına hizmet eden projelerine bir yenisi eklenmiş oldu.

1000 mollaya Diyanet kadrosu
Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz ay, Diyanet’in doğu ve güneydoğu illerinde ‘mele’, genelde ‘molla’ denilen ve taşrada vatandaşların din konusunda görüşlerine başvurduğu isimleri kadrolarına katacağı duyurulmuştu. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ projeyi “Diyanetin 2012’ye yönelik en önemli projesi” olarak değerlendirmiş ve 1000 kişilik kadro öngördüklerini belirtmişti.

1000 mollanın imam hatip görevlisi olarak devlet kadrosuna alınması kararı bölgede dinsel-geleneksel yapılanmanın yasallaşması anlamına geliyor. Aynı zamanda da AKP'nin Kürt sorununa getirdiği dinsel "çözüm" önerilerinden biri olarak öne çıkıyor.

Dini çözüm için irşat ekipleri
1000 mollanın imam hatip görevlisi olmasına benzer bir uygulama olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2011 yılında başlattığı dini hizmetlerin ülkenin tüm sathına yayılmasını hedefleyen "il özel irşat ekipleri" özellikle AKP tarafından Kürt sorununun çözümü için projelendirilmişti. Proje kapsamında irşat ekiplerinin birincil görevi “bölücülükle mücadele” olarak belirtilmişti. Bu konuda irşat ekiplerinin izlediği yöntem camiler dışında da bir araya gelecek zeminler yaratarak toplumsal sorunlara dini çözüm üretme. Ayrıca 2011 Mali Yılı Bütçe Tasarısı altında doğu ve güneydoğuda "terörizmle mücadele" amacıyla bin 362 adet cami için 652 bin 992 TL ödenek talep edilmişti.

Cami Çocuk Buluşması projesi
Diyanet İşleri Başkanlığı daha fazla çocuğun camilere gitmesi için Cami Çocuk Buluşması projesini başlatmıştı. Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, asrı saadette caminin içerisinde kadın, çocuk, işçi, patron herkesin olduğunu söylemiş, günümüzde ise camilerde çocuk sayısının azaldığından yakınmıştı.

Aile İmamlığı Projesi
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından başlatılan, imamların artık sadece “cemaat” ile değil mahallesinin sorunlarıyla da ilgileneceği anlamına gelen ”aile imamlığı“ projesi toplumsal yaşamın dinselleşmesi yönünde atılan diğer önemli adımlardan. Projenin hedefi imamların sadece camide ezan okuyan, namaz kıldıran görevli olmaktan çıkması şeklinde ifade ediliyor. Düzenli ev ziyaretleri ile ailelere bilgi veriliyor, dini konularda sohbet ediliyor. Ayrıca kahvehane, fabrika ziyaretleri, konferans ve paneller gerçekleştiriyor. Proje kapsamında esnaflar ve aileler ile yakın temas kuruluyor, gençlere ulaşabilmek özellikle önemseniyor.

Kadına yönelik şiddetin engellenmesinde de Diyanet projesi
Kadına yönelik şiddetin engellenmesinde de Diyanet’e görev biçilmişti. Geçtiğimiz aylarda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in kadınlara yönelik şiddetin yüzde bin 400 kat arttığı verisine dayanarak şiddetin engellenmesi amacıyla Diyanet İşleri Başkanlığı öncülüğünde bir “aydınlanma projesi" tasarladıklarını açıklamıştı. Genelkurmay ve MEB ile birlikte yürütülmesi planlanan projede kadının ekonomik hayata katılması, kadının eğitim düzeyinin yükseltilmesi sonuçları hedeflenerek kadının zihin dünyasında bir değişim amaçlanıyor. Fakat proje kadına yönelik şiddetin toplumsal kaynaklarının neler olduğu, şiddetin önüne nasıl geçilebileceği ve dahası Diyanet’in bunu nasıl yapabileceğine dair yanıtlar içermiyor.

'Dindar gençlik' yetiştirdik, yetiştiriyoruz, yetiştireceğiz!



"Üstad" Necip Fazıl Kısakürek'in sağ tarafındaki kişi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül
Tayyip Erdoğan'ın "Dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz" sözleri akıllara Erdoğan'ı da "yetiştiren" geleneği getirirken, devletin başta Diyanet olmak üzere zaten kollarını bu görev için çoktan sıvadığı görülüyor.

Türkiye'de islamcı düşüncenin her dönem üzerinde hassas olduğu bir başlık gençlik. Hassasiyette, Türkiye tarihinde sağın, devrimci gençlik hareketleri karşısında yaşadığı sıkışmanın yarattığı kaygının payı olsa da İslamcı ideolojinin tasavvur ettiği ülke ve dünyanın kurulmasında gençliğe biçtiği misyon ve gençliğin ne şekilde yetiştirileceği sorusuna verilen önem de üzerinden atlanılmaması gereken bir nokta. Birçok başlıkta birbirinden oldukça farklılaşan dinci örgütlenmelerin en temel ortak noktalarının gençliğe verdikleri önem olması bunun en büyük kanıtı.

Bu anlamda Tayyip Erdoğan'ın sözleri de Kılıçdaroğlu'na verilen bir cevabın ötesinde anlamlar içeriyor. Tayyip Erdoğan kendisini de "yetiştiren" geleneğin bugünkü temsilcisi olarak asli görevlerinden birini dile getiriyor. Ne "Dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz" sözlerini ilk Erdoğan dile getirdi, ne de bu görev Erdoğan'ın aklına yeni gelmiş durumda. Ortada yüz yıllık bir "davanın", devletin tüm olanaklarını kullanarak daha da güçlü bir kuşatmayı hedeflemesi var.

Tayyip Erdoğan "nasıl bir gençlik yetiştirileceğini" kimden öğrendi?
Necip Fazıl Kısakürek, islamcılık ve gençlik denildiğinde ilk akla gelen isimlerden birisi. Zira bugün başta Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül olmak üzere AKP kurmaylarının önemli bir kısmı gençliğinde Necip Fazıl'ın "talebesi" durumundalar ve onun öğrettikleriyle "yetişen" isimler. Bugün AKP'nin gençliğe bakışında Necip Fazıl'dan öğrendiklerinin önemli bir payı var. Necip Fazıl ise gençliğe verdiği önemle ayrıca göze batan bir isim. Zira istediği gibi bir nesil yetiştirmeyi ana misyonlarından biri olarak gören ve "İslâm inkılâbının, ruhunu dökeceği kalıp gençliktir" diyen Fazıl, bunu şu şekilde dile getiriyor:

"Şekillenmesi, billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbaz kodomanların viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerimden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım."

Fazıl'ın bu konuşmayı, katılımcıları arasında Tayyip Erdoğan'ın bulunduğu hatta Erdoğan'ın bir de şiir okuyup Fazıl'ı takdim ettiği bir gecede dile getirmesi, gençliği dinsellikle kuşatma misyonundaki sürekliliği gözler önüne seriyor. Zaten Fazıl, konuşmanın sonunda "davayı" miras olarak bıraktığını da dile getiriyor.

Necip Fazıl'ın bu konuşması, "Nasıl bir gençlik" adını taşıyor. Konuşmayı "Gençliğe hitabe" olarak adlandıranlar da var. Fazıl konuşmasında "dindar gençliğin" meziyetlerini bir bir sıralıyor:

Halka inanmayan gençlik
Fazıl'ın gençliğinin en önde gelen meziyeti halka inanmaması. Günümüzde "milli irade sevdalısı" olan AKP'liler Fazıl'ın şu düsturu ile "yetişti":

"Halka değil, Hakka inanan; meclisinin duvarında 'Hakimiyet Hakkındır' düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik."

Müslüman olmayanları lağım faresi olarak gören gençlik
Fazıl, gençlerinin özelliklerinden birisini ise, İslam Peygamberi'ine "düşman" olanların lağım farelerine denk bir muameleye tabii tutmaları olarak belirtiyor:

"Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezayı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak, ve O'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik."

Osmanlı hayranı, cumhuriyet düşmanı bir gençlik
Fazıl konuşmasında gençlerin, ülke tarihinin son 7 yüzyılını 4 devreye ayırmasını ve o şekilde "bellemesini" istiyor. Buna göre, ilk devre "Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet" devresi iken son ve cumhuriyet dönemini kapsayan devre ise, "İşgâl ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedî helâke mahkûmiyet" olunan devre. Fazıl ilk devreyi "yükseltici aşk", cumhuriyeti kapsayan dönemi ise "öldürücü küfür" sıfatıyla niteliyor.

Yetişenler, yetiştiriyor
12 Eylül, İslamcı ideolojinin altın çağını başlatıyor. Ülkede her alanda bir gericileşme yaşanırken bu kuşatmadan en büyük paylardan birini de gençlik alıyor. Öyle ki, 12 Eylül'den 90'ların sonuna, AKP iktidarına sayılı zaman kala gençliği dinsellikle kuşatan kurumlar mantar gibi çoğalıyor.
Mustafa Peköz'ün Nisan 2009'da Kalkedon Yayınevi'nden çıkan İslami Cumhuriyete Doğru kitabında verdiği rakamlar bunun kanıtı niteliğinde,
Peköz şöyle yazıyor:

"Sorunun kavranması için somut rakamlar sunarak, islami hareketin gençlik içerisindeki yönelimini ortaya koyalım. İslami hareketin açtığı anaokullarında yaklaşık olarak 25 bin çocuk okumakta iken 326 özel ilkokulda okuyan öğrenci sayısı da 150 bindir. İmam Hatip Liseleri'nin lise ve ortaokul bölümleri dahil olmak üzere, bugüne kadar buralarda eğitim gören öğrenci sayısı 1. 663. 279'dur. Mezun olan kişi sayısı ise 897.783'tür."

Kuran kursları da "dindar nesil yetiştirmek" konusunda önemli kurumlardan birisi. Peköz, kitabında bu konu hakkında da rakamlar veriyor:

"Genel olarak şehirlerde devlet denetimli Kuran kurslarında 107.280'i kız öğrenci ve 49.553'ü erkek öğrenci olmak üzere toplam olarak 157.333 öğrenci bu kurslara devam etmektedir. Hafız olmayı başaran öğrenci sayısı 15. 796'dır. Kuran'ı okumuş öğrenci sayısı ise 118.476'dır. Şehirlerin merkezinde yazın camilerde kuran kurslarına giden erkek öğrenci sayısı 306.560, kız öğrenci sayısı 324.148'dir. Akşam kuran kurslarına giden erkek öğrenci sayısı 17. 967, kız öğrenci sayısı 4.553'tür."

Şehirler dışında kasabalara ait Peköz'ün aktardığı rakamlar ise şöyle:

"Bu durum kasabalarda ele alındığında erkek öğrenci sayısı 301.479, kız öğrenci sayısı 276.140'tır. Akşam Kuran kurslarına giden erkek öğrenci sayısı 17.976, kız öğrenci sayısı 2.036'dır."

Peköz'ün Kuran kurslarına dair sunduğu rakamların bir bölümü, Mustafa Öcal'ın İmam Hatip Liseleri ve İlköğretim Okulları adını taşıyan 1998'de basılmış kitabından, bir bölümü ise Eğitim-Sen'in Türkiye'de Din Eğitimi adını taşıyan 1997 tarihli raporu ile Milli Eğitim Bakanlığı'nın 1996 tarihli bir raporundan derleniyor. Yani rakamların 1996 ile 1998 arasını kapsadığı düşünülecek olursa bugün, gelinen noktanın çok daha ürkütücü olduğu aşikar.

Diyanet'in 2012-2016 strateji raporu: Durmak yok, yola devam!
Tayyip Erdoğan "Dindar bir gençlik yetiştireceğiz diyedursun yukarıda sıralanan rakamları yetersiz bulan Diyanet, Erdoğan'ın sözleri doğrultusunda kolları sıvadı bile. Diyanet'in 2012-2016 Strateji Planı, gençler ile ilgili de yeni hazırlıklar içerisinde olduğunu gösteriyor. Gençleri, Umre'ye götürmek için MEB ile işbirliği içerisinde olan Diyanet, önümüzdeki dönem gençlerin Umre hizmetinden yararlanması hizmetini geliştireceğini "müjdeliyor". Diyanet, "ahlaki yozlaşmayı önlemek" amacıyla da bir dizi hedef belirlemiş. Milli Eğitim Bakanlığı ve üniversitelerle işbirliği yapılarak Diyanet, "ahlaki problemlerin sebep ve sonuçları" hakkında konferans, panel, seminer düzenleyecek. Gençler için "roman serisi" çıkaracak olan Diyanet, çocuklara yönelik çizgi filmler de hazırlayacak. Bu amaçla süreli bir yayın da kurumun hedefleri arasında. Kendisine yeni bir kampüs inşa etmeyi de planlayan Diyanet, kampüste eğitim merkezinin yanı sıra kreş ve kütüphane bulunması da hedefliyor.

Cumhuriyet'ten Fikret Kozok'un haberine göre, hükümet Diyanet’in projeleri için 5 yılda 1 milyar TL harcayacak. Rapora göre Diyanet, 2012-2016 yılları arasında çocuklardan yaşlılara, camilerden cezaevlerine kadar birçok kesime ve gruba yönelik çalışmalar yapacak. Bu kapsamda Diyanet tarafından yurtiçinde düzenlenen konferans sempozyum ve benzeri faaliyetlere katılan kişi sayısının 2012’den 2016’ya kadar 200 bin kişi arttırılarak 450 bin kişiye ulaştırılması hedefleniyor. Bu yıl için cezaevleri, huzurevleri, yetiştirme yurtları ve hastanelerde kalan 160 bin kişiye hizmet götüren Diyanet, 5 yıl sonra bu rakamı da 400 bine çıkarmayı öngörüyor.

Toplam 105 altında toplanan bu eylem planını uygulamak için devlet, elini cebine atacak. “Din hizmetlerini toplumun tüm kesimlerine ulaştırmak ve etkinliğini arttırmak” ana başlığı için 2017’ye kadar tam 575 milyon 352 bin TL harcanacak. Diyanet, toplumsal sorunların çözümünde etkin rol alabilmek için de aynı dönemde 52 milyon 608 bin TL’lik bir bütçe kullanacak. Strateji planının hemen hemen en önemli konuları arasında yer alan “ahlaki yozlaşmayı önlemek” için de 42 milyon TL harcanacak.

14 Ocak 2012 Cumartesi

Aziz Yıldırım'dan '58. madde' açıklaması



Şike soruşturması kapsamında tutuklu yargılanan Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, avukatları aracılığıyla bir açıklama yayınlayarak, "kişiye özel yasa" adı verilen düzenlemeden kimlerin yararlandığının ortada olduğunu, şimdi de "58. madde" ile "yeni bir oyun oynandığını" iddia etti.

Aziz Yıldırım tarafından yapılan açıklamada şunlar kaydedildi:

"Uzun bir süredir Türk Futbolu'nun üzerinde oynanan oyunları ibretle izlemekteyim. Tasarlanan bu oyun adım adım hayata geçirilmekte ve Türk Futbolu adeta dört bir yandan abluka altına alınmaktadır. Üstelik, kendilerini Türkiye Cumhuriyeti'nin üzerinde görenler bu projelerini hayata geçirmek için Yüce Meclisin, yasama, yürütme ve hatta yargı erklerini dahi kullanmaktan çekinmemektedirler. Ancak bunu yaparken unuttukları en önemli şey Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım'dır.

Çok kısa bir süre önce 6222 sayılı yasada yapılan değişikliğin kamuoyuna nasıl servis edildiği herkesin malumudur. Aziz Yıldırım'ı kurtarma yasası olarak kamuoyuna sunulan ve hatta Sayın Cumhurbaşkanı tarafından dahi "Kişiye özel yasa" şeklinde nitelendirilmek durumunda kalınan yasanın sonuçları ortada olup bu yasadan kimlerin faydalandıkları açıkça ortadadır.
Aziz Yıldırım'ın ismini kullanarak emellerini hayata geçirenler şimdilerde yeni bir oyunu hayata geçirmenin peşindedirler ki; bu yeni oyunun adı da 58.maddedir.

KAMUOYU AÇIKÇA BİLMELİDİR Kİ 58.MADDE DEĞİŞEMEZ VE DEĞİŞMEMELİDİR.

Bizim bu madde hakkındaki yorumumuz gerek bu değişikliğin peşine düşenler ve gerekse Türkiye Futbol Federasyonu'ndan farklıdır. TÜRK FUTBOLUNDA ŞİKE, TEŞVİK VE TEŞEBBÜS SUÇ VE CEZALARI BİRBİRİNDEN AYRILAMAZ. Bu eylemleri birbirinden ayırmak isteyenlerin gerçek amacı yine FENERBAHÇE VE AZİZ YILDIRIM'IN adını kullanarak birilerini ve bazı kulüpleri kurtarmaktan başka bir şey değildir. Bu sebeple; puan silme ve madde üzerinde yapılacak değişiklikler, tarafımızca en sert şekilde cevabını bulacaktır.

Bu değişikliği yapmak isteyenler, bunu KİMLER VE HANGİ TAKIMLAR İÇİN YAPTIKLARINI AÇIKLAMALI; BUNU AÇIKÇA ORTAYA KOYMALIDIRLAR.
TV kanalları arasında mekik dokuyarak ve hatta devlet makamlarını dahi kullanarak temiz olduklarını 'Ama bu temizliğin biraz ince ayara muhtaç olduğunu' söyleyenlere yegane tavsiyem yargılanmaktan korkmamalarıdır.

SUÇSUZ OLDUKLARINA İNANANLAR, YASALARI DEĞİŞTİRMEK İÇİN BU KADAR ÇIRPINMAZLAR.

Görsel ve yazılı medya önünde Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe hakkında 'ÖNCE ASALIM SONRA YARGILAYALIM' edebiyatı yapanların, kulislerde tasa değişikliği için kılıktan kılığa girmeleri sebepsiz değildir.

Şimdi kamuoyunun bilgisine bunun bazı sebeplerini sunacağım. İddianamede yer alan ve sadece Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım'a atfedilenlere dair iki resim arasındaki 7 farkı kamuoyunun takdirine sunuyorum;

İddianamenin, "İDDİANAMENİN EK KOĞUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA DAİR KARARLAR", başlığının 17. Sahifesinin 2.paragrafında:
"30.04.2011'de, Diyarbakır'da oynanan Diyarbakırspor-Orduspor futbol müsabakası öncesi Orduspor Kulüp Başkanı Nedim Türkmen'in, Giresunspor Başkanı Ömer Ülkü'ye, Diyarbakırspor Kulübü eski başkanı Abdurrahman Yakut üzerinden, oynanacak maçın Orduspor lehine sonuçlanmasını sağlamak için şike faaliyetinde bulunması için talepte bulunduğu, şahsın bu amaçla Abdurrahman Yakut'la görüştüğü ve akabinde tarafları buluşturduğu, yapılan iletişim tespit tespitleri neticesinde belirlenmiş ise de; tarafların şike amaçlı anlaştıklarına, Abdurrahman Yakut'un maçta şike yaparak menfaat temin ettiğine dair somut delil elde edilememiş, kazanç veya sair menfaatin verildiğinin, vaat veya teklif edildiğinin belirlenememiş olması nedeniyle suçun unsurları oluşmadığı" sonuç ve kanaatine ulaşılmışsa da;
Aynı iddianamenin 177. Sayfasında Bursaspor- İstanbul Büyükşehir Belediyespor müsabakasında Fenerbahçe'nin teşvik primi vermesiyle ilgili "Eylemin Değerlendirildiği" sonuç bölümünde:

"Aziz Yıldırım'ın talimatlarıyla hareket eden İlhan Yüksel Ekşioğlu'nun, Ali Kıratlı üzerinden; İbrahim Akın ve İskender Alın gibi bazı İ.B.B. Sporlu futbolcuların gayrı resmi menajerliğini yapan Yusuf Turanlı ile 06.03.2011 günü oynanan Bursaspor- İstanbul Büyükşehir Belediyespor müsabakası öncesinde; teşvik primi verilmesi amaçlı anlaşma yaptığı, teşvike konu 60.000 TL paranın İlhan Ekşioğlu'nun talimatıyla Halil Köntek aracılığıyla Ali Kıratlı'ya, bu şahıs tarafından da Yusuf Turanlı'ya maç sonrası teslim edildiği, (Her ne kadar yapılan iletişim tespitlerinde ve telefon detay döküm analizi - baz istasyonu çalışmalarında; İbrahim Akın, İskender Alın, Zeki Korkmaz, Metin Depe ve Can Arat isimli İBB Sporlu futbolcular ve İBB'nin eski futbolcusu Necati Ateş'le; teşvik primi verilmesi amaçlı irtibat kurulup görüşüldüğüne dair bazı deliller elde edilmiş ise de; bu futbolcularla anlaşıldığına, futbolcuların anılan maçtan dolayı teşvik primi alarak menfaat temin ettiklerine dair somut delil elde edilemediğinden haklarında sevk maddesi tansim edilmemiştir.)

Aziz Yıldırım liderliğindeki suç örgütünün teşvik primi vererek 06.03.2011 günü oynanan Bursaspor- İ.Belediyespor müsabakasında; Bursaspor ile ilgili hedefledikleri sonuca ulaştıkları belirlenmiştir" sonuç ve kanaatine ulaşılmıştır.

Bu iki resim arasında 7 fark bulunmamaktadır; fark TEKTİR. O DA TARAFTARLARDAN BİRİNİN FENERBAHÇE VE AZİZ YILDIRIM OLMASIDIR.

Kamuoyuna arz edilir.

Son sözlerim de TFF yetkililerinedir. Yine hayret ve ibretle izlediğim üzere TFF Yönetim Kurulu, nedeni kendinden menkul ani kararlarla yetkilerini devretmeye kalkmakta ve "Biz yapmadık ki onlar yaptı" gibi ufak hesaplarla ellerimizle kurduğumuz bu kurumun saygınlığına gölge düşürmektedir.

Unutulmamalıdır ki; İddialara adı karışan her kulüp ve yetkilisi yargılanacak ve bu konudaki her belge, her delil ve her tape tıpkı bize yapıldığı gibi kamuoyu ve bağımsız yargıçlarla paylaşılacaktır.

Bu nedenle; kendilerinin, hiç kimsenin ve hiçbir kulübün avukatlığına soyunmalarına gerek yoktur.

Kaldı ki Fenerbahçe suçlu bulunursa küme düşecektir ve bu kimse tarafından yapılmazsa bizler eliyle hayata geçirilecektir. Bu nedenle kişi ve kurumların, ucuz popülist yaklaşımlar ve çelişkili beyanlar ile kamuoyunu yanıltması boşunadır.

Yapılması gereken; Emniyet Müdürlüğü, görüşünü "19 maçta şike kesin" olarak açıklayanların ve "son 5 maçın sonucunu bildiğini" savunma hakkı kullanılmadan kesin bir dille iddia edenlerin, Fenerbahçe'yi 26 Ocak tarihine kadar küme düşürmelerinin gerekliliğidir.

Bunu yapmayanların artık konuşmaları yersizdir ve kendilerine yegane tavsiyem artık SUSMA HAKLARINI KULLANMALARIDIR.

Saygılarımla kamuoyuna arz ederim."

Lefter hayatını kaybetti



Fenerbahçe'nin efsanevi golcüsü Lefter Küçükandonyadis tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

Geçtiğimiz günlerde zatürre teşhisiyle hastaneye kaldırılan Fenerbahçe'nin ve Türkiye futbol tarihinin unutulmaz futbolcularından Lefter Küçükandonyadis hayatını kaybetti.

Lefter Küçükandonyadis, 1925 yılında İstanbul'da doğmuştu. Büyükada'da futbola başlayan Lefter, Taksim Spor Kulubü'nde yetişmişti. Fenerbahçe formasını giyen futbolcu, İstanbul Ligi 1953-54 sezonunda gol kralı oldu.

Futbol yaşamında toplam 50 kez milli formayı giyen Lefter, 21 gol attı. Fenerbahçe forması altında 615 maç oynadı, 423 gol attı. Lefter, mübadillerin Yunanistan'da kurdukları futbol kulübü olan AEK'da da kısa süreliğine oynamıştı.

Lefter’in gelişi ve gidişi…



Türkiye’nin bugüne kadar en büyük futbolcularından biri kabul edilen Lefter Küçükandonyanis’in ölümü başta Fenerbahçeliler olmak üzere tüm futbolseverleri üzdü. Ancak isim olarak unutulmayan Lefter’in vefatı Türkiye’de çoktandır ismi cismi görülmeyen bir geleneğin nasıl yitirildiğine de dikkat çekiyordu.

Lefter Küçükandonyadis dün zatürre teşhisiyle yatmakta olduğu hastanede yaşamını yitirdi. Hayata 87 yaşında gözlerini yuman efsanevi futbolcu birçok ilke imza atmış, futbol yaşamı boyunca 832 gol atarak rekor kırmış, başta Fenerbahçe ve Ulusal Takım’ın değişmez futbolcusu olmuştu. 39 yaşında futbolu, birçok şampiyonluk, başarı ve İtalya ve Fransa Ligi deneyimleri ile sona erdirdi. Futbolcu olarak ün kazandığı sahalara antrenör olarak dündü. Futbolcuyken Ordinaryüs’tü, antrenörken kazandığı en büyük derece olan master diplomasını Mersin İdmanyurdu takımını 1. Lige çıkararak kazandı...

Bir futbolcunun dünya’nın en büyük futbolcularından biri olarak gösterilmesi için ilk olarak gol rekoru kırması, ikinci olarak kupa kazanması ve üçüncü olarak da ilk iki başarının geçerli olması için futbol yaşamı dışında futbola yön verenlerin başını ağrıtmamış olması ve toplumun normlarından sapmamış olması beklenir. Lefter bu ilk iki aşamada büyük bir futbolcu olmaya hak kazanmıştı, ama üçüncüsü şüpheliydi. Nasıl Pele FIFA’nın “resmi olarak” en iyi futbolcusu, Maradona ise gönüllerin en büyüğü ise, Lefter’in konumu da adeta öyledir. Lefter’in Türkiye’deki konumu Maradona’nın konumuyla benzeşir.

Türkiye’de bir çok ilke imza atmış, futbol yaşamı ve kişiliğiyle parmakla gösterilen Lefter Türkiye’de futbolun gelişimi ve belki de farklı bir ivme kazanması için “yönetim” aşamasında dahi düşünülmemiştir. Metin Kurt’un deyimiyle, futbolun efendilerinin mükafatı olan jübile töreni Türkiye’de ilk defa Lefter için düzenlenmiş ancak Türkiye’de 6 Eylül 1955’te linç edilmek istenmiştir. Çünkü o, bu toprakların acılı halklarından birine mensuptur. Maçlara koynundaki haçla birlikte çıkar. Belki de futbol, halkı yurdundan kopartılan Lefter için memlekete tutunmanın adıdır. Zaten, karşı yakaya göçertilen Rumların kurduğu bir futbol kulübü olan AEK'nın ismi bile her şeyi anlatıyor belki: Athlitiki Enosis Konstantinoupoleos, yani, İstanbul Atletik Birliği. Yunanistan'a göçen Rumlar, içinde "İstanbul" geçen bir kulüp kuracak kadar yurtlarına ve futbola düşkünlerdir.

Ancak hepsi bu kadar. Abdullah Avcı'nın Ulusal Takım'a teknik direktör olduğu günümüzde, kimse Lefter'i birilerine örnek gösteremez… Çünkü Abdullah Avcı Lefterlerin, Metin Oktayların, Metin Kurtların terlettiği Ulusal Takım formasını giymeye hak kazanacak futbolcu kriterini daha yeni belirledi: Türk örf ve adetlerine uygun bir futbolcu olması... Söylemeye gerek bile yok: Lefter, "Türk örf ve adetlerine uygun bir futbolcu" değildi.

Geçen yıl Beşiktaş Futbol Takımına teknik direktör olan Alman antrenör Bernt Schuster Türkiye’de oynanan futbolu teknik ve taktik olarak eleştirmiş, “Türkiye’de 60’ların futbolu oynanıyor” demişti. Abdullah Avcı Schuster’in belirttiği açıyı genişletti, 60’larda bu ülkenin sembolü olan Lefter’in onurunu, onun Türkiye’ye futbol ve spor adına kazandırdığı değerleri eliyle bir kenara iterek bize 2012'deki ırkçı ve gerici zihniyetini gösterdi.

Lefter ise, Taksim Spor’lu Hrant Dink ile beraber hep bu topraklarda top koşturacak.

12 Ocak 2012 Perşembe

'Amerikalıları uzaya Tito göndermiş'

Slovenya'da, ''Houston, bizim sorunumuz var'' (Houston, we have a problem) adlı belgeselde, uzay merkezi kuran eski Yugoslavya'nın lideri Mareşal Yosip Broz Tito'ya, Amerikalıların 1961 yılında uzay teknolojisinin alımı için 2,5 milyar dolar ödediği iddia ediliyor.

Sloven yapımcı kardeşler Boştyana ve Jige Virca tarafından hazırlanan ve 2013 yılında yayımlanması hedeflenen belgeselin tanıtım fragmanları, "soğuk savaş döneminde uzay yarışının ve Yugoslav uzay programının" en büyük sırlarını konu alıyor.

Konuları zaman zaman ''komedi'' tarzda da işleyen belgeselde, ''şaşırtan'' bilgilere rastlandığına dikkati çekiliyor. Belgeselde, Avrupa'daki ilk uzay merkezinin Tito tarafından Hırvatistan'la Bosna-Hersek arasında kalan askeri hava üssü olan ''Jelyava''da ''Obje 505'' adıyla inşa edildiği belirtiliyor.
Amerikan Haber Alma Ajansı'nın (CIA) 1960 yılında bu yeri keşfettiği belirtilen belgeselde, ABD'nin 1961'de, uzaya uçuş teknolojisinin alımı için Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'ne 2,5 milyar dolar ödediği iddia ediliyor.


Belgeselde, aynı yıl ABD devlet başkanı John Kennedy'nin ülkesinin uzaya astronot gönderebileceğini açıkladığı görüntülere yer veriliyor.

''Uzay araştırmacısının gizli kitabı ilham kaynağı olmuş''

Sloven yapımcılar, belgeselde, eski Yugoslavya topraklarında dünyaya gelen, Avusturya-Macaristan ordusunda havacı mühendis yüzbaşı olarak görev yapan ve Viyana'da 1928 yılında ölen Herman Potoçnik'in gerçek tarihsel kişiliğini esas aldıklarına vurgu yapıyor.

Belgeselde, Yüzbaşı Potoçnik'in 1928'de "Uzaya uçma sorunları ve roket motorları" (Das Problem der Befahrung des Weltraums - der Raketen Motor) adıyla kendisi için yazdığı, modül uzay istasyonları ve benzeri konulara işlediği kitabının 1947 yılında Tito'nun yakınında bulunanlarca ele geçirildiği ifade ediliyor.

Tito'nun 1948'de Stalin'le çatışmasından sonra Potoçnik'in açıklanmayan gizli teknik çözümlerine dayanarak gizli uzay programının esasını oluşturduğu ve bu yönde hızlı bir çalışma başlattığı belirtilen belgeselde, Yugoslavya'nın böylece uzay konusunda hızlı bir ilerleme kaydettiği ifade ediliyor.
Belgeselde, Ay'a inen ''Apollo 11'' mürettebatının 1970 yılında Tito'yu da ziyaret ederek, Ay'dan kendisine toprak takdim ettiğine de vurgu yapılıyor.

Uzay yarışı

Uzay yarışı, ABD ve SSCB arasında 1957'den 1975'e kadar rekabet olarak sürdü. Soğuk savaşın bir parçası olan uzay yarışının başlangıcı, II. Dünya Savaşı'ndan kalma roket teknolojisine, savaştan sonra ortaya çıkan uluslararası gerginliğe ve Sovyetlerin 4 Ekim 1957'de ''Sputnik 1'' adlı ilk yapay uyduyu fırlatmasına dayanıyor.

ABD ile SSCB arasında yaşanan uzaya uydu fırlatma yarışında, Rus astronot Yuri Gagarin 12 Nisan 1961'de ''Vostok 1'' aracıyla yaptığı uçuşla Dünya yörüngesine başarıyla ulaşan ilk insan oldu. ABD'nin ise yörüngeye girebilen ilk insanlı uçuşu, 20 Şubat 1962 yılında, John Glenn yönetimindeki Mercury-4 aracı ile gerçekleşti. ABD ile SSCB arasında devam eden uzay yarışında Amerikalı Neil Armstrong ''Apollo 11'' ile yaptığı yolculukta Ay'a ilk ayak basan insan unvanını kazanmıştı.

"Kapitalizm çöküyor"

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Küba'ya yaptığı ziyarette Havana Üniversitesi'nde konferans verdi. Ahmedinejad, ''Adalete dayalı yeni bir dünya düzeni kurulmalı'' dedi.

Küba'ya yaptığı 24 saatlik ziyarette, Havana Üniversitesi'nde düzenlenen konferansta gençlere seslenen Ahmedinejad, ''Kapitalist sistemin birçok yerde çökmekte olduğunu görüyoruz, sistem çıkmazda'' dedi.

''Adalete dayalı, tüm insanlara saygı gösterilen yeni bir düzen, yeni bir bakış açısının getirilmesinin gerekli olduğunu'' belirten Ahmedinejad, ''Uyanık, tetikte olmalıyız. Yeni dünya düzenini biz hazırlamazsak, kölelikten yana olanların ve kapitalistlerin mirasçıları, bize yeni sistemi dayatacak'' diye konuştu.

Konuşmasında ABD ve büyük kapitalist devletlere yüklenen Ahmedinejad, ''Bugün, kapitalizmin başvurabileceği tek şeyin öldürmek olduğunu'' belirterek, ''Tek bir amaç uğruna, ABD'de başkanlık seçimlerini kazanmak için, binlerce, milyonlarca kişiyi öldürerek savaş yapanların kalplerinin sevgi ve şefkatten yoksun olduğu'' ifade etti.

Zafer işareti yapan Ahmedinejad, İran'ın düşmanlarının nefretini gerektirecek hiçbir şey yapmadığını da söyledi.

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'a fahri doktora unvanı da verildi.