Düşmez!
Ne Fenerbahçe ne Beşiktaş ne de Trabzonspor küme düşmez!
2,5 milyar liralık bir futbol piyasasından söz ediyoruz.
Türkiye futbolunda sirküle olan para bu civarlarda. Ve henüz cemaatin kontrolü dışında.
Türkiye’nin cari açığı göz önüne alındığında endüstriyel futbolda dönen paranın büyüklüğü bir kez daha anlaşılır. Dolayısıyla son haftalarda yaşadığımız şike/teşvik ve küme düşme meselesini bu eksende ele almak gerekir.
Çünkü operasyonun hedefi herhangi bir takımı küme dürmek değil. Süper lig başta olmak üzere tüm Türkiye liglerini (siz bunu parayı olarak anlayın) kontrol altına almak, bir başka deyişle musluğun başını tutmak.
Şikeyle terbiye ediyorlar şimdi. Şikeyi gösterip hem bu 2,5 milyar liralık havuza hem de NATO’nun inşaat işlerine el atıp bir taşla iki de değil birkaç kuş vuruyorlar.
Suriye’ye olası müdahale, bu ülkenin yeniden yapılandırılmasında inşaat ve enerji firmalarına olağanüstü pazar oluşturacak. NATO müteahhitliği her zaman iyi bir kazanç yolu, egemenlik aracı… Bu işte kimin kârı var ona bakmak lâzım. Bugüne kadar NATO’nun ihalelerinde kim vardı, artık kim olacak?!
Taşın vurduğu bir yer de sokağın kontrol altına alınması, hatta taşan öfkenin mahcubiyete /utanca dönüştürülmesiydi.
Hemen ardından sıraya Trabzonspor başkanı çekildi, ardından da Beşiktaş vitrine kondu. Fenerbahçeli taraftarın sokağa taşan öfkesi baskılandı, üstelik üzerlerine mahcubiyet /utanç gazı döküldü.
Bak! Gördün mü diğer kulüpler de var işin içinde…
2. Cumhuriyetçiler; Yargı, Üniversiteler, TSK’dan sonra artık yeni Cumhuriyetlerini ilân etmişlerdir.
1. Cumhuriyet, tarihin şimdilik tozlu olmayan rafına kaldırılmıştır. Şimdi çaba, mümkün olduğunca kiri pası üzerine boca etmektir.
Kitle Algısı Oluşturmada Süreç…
Süreç, siyasal iktidardan bağımsız işlemiyor. Geniş taraftar kitleleri üzerine yükleniyorlar. Büyük manipülasyon! Biliyorlar ki bu kirli sektörde taraftarları dizginlemenin yolu rakiplerinin de kirini ortaya dökmektir. Hepsini olmasa da bir kısmını.
Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor diğerlerini teslim almak için yeter.
Kitleler üzerinde güç gösteriyorlar ve bir utanç, mahcubiyet yaratıyorlar. Tıpkı Ergenekon sürecinde, tıpkı milyonların sokağa çıktığı Cumhuriyet mitinglerinde yaptıkları gibi; tutunacak bir dal yok! Savunulacak kimse yok! Herkes kirli… Memleketin neresine el atılsa kir pas… 80 yıldır biriken kiri temizliyorlar(!)
Demirören rahat, şimdilik Aysal da…
Doğan Yayın Holding’e ait Milliyet ve Vatan gazeteleri, tüm marka ve isim hakları ve internet siteleri ile birlikte toplam 73 milyon 960 bin dolar karşılığında Demirören ve Karacan Grubu’nun ortak girişim şirketi DK Gazetecilik ve Yayıncılık A.Ş.’ye satıldı.
Ne güzel değil mi?
Ne zaman satıldı? Nisan ayında. Yani henüz şike operasyonu kamuoyu gündeminde değilken, ama teknik altyapısı hazırlanırken.
Dikkat edin, Fenerbahçe’yle başlayan operasyonun ilk günlerini hatırlayın. Operasyonun ilk günlerinin Milliyet ve Vatan gazetelerinin manşetlerini hatırlıyor musunuz?
Tayfur Havutçu’nun tutuklanması büyük bir fırsat. Kim için? Demirören için. Zaten içine sinmemişti Havutçu. Camiadan gelecek baskılar yüzünden de sözleşme imzalamıştı. Şimdi gün doğdu! Kafasındaki yabancı hocayı rahatça Beşiktaş’a getirecektir.
Tayfur Havutçu aklanırsa ya da bir süre sonra serbest bırakılırsa mı? Kirlendi ya artık! Çamur sıçradı ya bir kez... Üzgünüz hocam ama camia ve kulüp bunu kaldıramaz, laflarına şimdiden hazırlanalım…
Aysal, uluslararası enerji konsorsiyumlarıyla Ortadoğu’da etkin bir aktör; İran’ın enerji kaynağı… Belçika, Japonya ve İngiltere sermayesiyle omuz omuza. Uni-Mar şimdilik stratejik dokunulmazlık zırhı altında. Ama şimdilik!
Dikkat edin televizyonlardaki tartışma programlarının seyri değişti. İlk günün kararlı “küme düşsün”cüleri bugün olayın kişiselliğinden, kulübü bağlamayabileceğinden söz ediyor artık. Oyunu biraz geç okudular; ellerine onca gizlilik kararı alınmış ifadeler ve görüntüler tutuşturulduğu halde…
Yazık onlara, zaten kimsenin düşeceği yok ki... Dahası, kimse onların küme düşmesini istemiyordu ki.
Büyük oyun bu kez futbolda oynanıyor. Taraftar canhıraş kendini başkanının arabasının önüne atıyor, ağlıyor, öfkeleniyor. Sanıyor ki kendi kulübünü hazmedemiyor birileri. Oysa o da biliyor elli yıldır şikenin, teşviğin olduğunu, nasılsa herkes yapıyor, bir biz mi?
Yeni bir Dünya kurulmaya çalışılıyor, Yeni Dünya Düzeniydi bir zamanlar adı. 21. Yüzyılın yeni emperyal imparatorluğu… Ortadoğu’ya çeki düzen verilmeye çalışılıyor.
Türkiye’de de yeni bir Cumhuriyet kuruldu, sindire sindire, yavaş yavaş… Kaleleri teker teker alarak.
Önümüzdeki dönemin temel yönelimi futbol kulüplerinin şirketlerle bağlantısıdır. Herhangi bir holding ya da sermaye grubunun futbol kulüplerini satın alması gündemdedir.
Cemaat için, önceki dönemlerin kulüp yönetimlerine adam sokma, masada yer tutma dönemi 2011 Haziran seçimleriyle yeni bir evreye girmiştir. Artık yeni dönem, kulüplerde derin bir tasfiye süreci cemaatin tam kontrolüdür.
Önce dövüyorlar!
Sonra pansuman yapacaklar…
Uluslararası futbol kuruluşlarını ikna edecekler!
İşi kişiselleştirecekler… Birkaç yönetici, birkaç futbolcu, birkaç tutam antrenör, az biraz da hakem sosuyla yemek servise sunulacak.
Kulüpler mi?
Onlar yola devam edecek! Alenen değil ama… Cemaatin gölgesi altında…
O. Gün Ünal
15 Temmuz 2011 Cuma
14 Temmuz 2011 Perşembe
Şike soruşturması bir AKP-Cemaat operasyonudur!
Sporun, özellikle kitleleri arkasından sürükleyen bir etkinlik ve seyirlik olarak futbolun siyasetten ve sermayeden bağımsız olduğunu düşünmek saflıktır. Çok tekrarlanmıştır ama yinelemekte sonsuz yarar vardır; tekelci kapitalizm çağında futbol artık bir endüstriye dönüşmüştür. Futbol kulüpleri, onlarca işletmesi, kamu kaynaklarını da kullanan yatırımları ile büyük birer şirket gibidir.
Dolayısıyla futbol bir spor olarak halkçı karakterini, kulüp kültürünü, yarışma duygusunu, dayanışma ve sosyalleşme ortamı oluşturma özelliğini büyük ölçüde kaybetmiştir. Futbolun bir rant, sömürü ve kitleleri yönlendirme aracı haline geldiğini ileri sürmek, artık “kaba solculuk” olmaktan çıkmış, sıradan bir değerlendirme ve tespit haline gelmiştir.
Türkiye’de rejim değişirken, ülkenin büyük kulüplerinin eski konumlarında kalmaları düşünülemezdi. Nitekim bırakmadılar da... Futbol’da şike yapıldığı bir gerçek. Yeşil sahalarda büyük paraların döndüğü, sporun kirlendiği, bir dönem futbolda mafyalaşmanın had safhaya ulaştığı, faşist-kabadayı kırması çetelerin başta transfer piyasası olmak üzere futbola müdahale ettiği, dahası bütün bu kirli ilişkilerin içinde spor basınının da olduğu neredeyse herkesin bildiği bir sır gibidir.
Ancak soru şudur; neden şimdi? Seçimlerden hemen sonra aralarında FB gibi bir tür dokunulmazlığı olan kulüp başkanının da tutuklanmasına yol açan bu soruşturmanın anlamı nedir?
Öncelikle yapılması gereken tespit şudur; Fenerbahçe başta olmak üzere, Süper Lig takımlarına yönelik bu operasyon, rejim değişikliğinin büyük ölçüde gerçekleştirildiğinin işaretidir. Darbe süreci tamamlanmış ve yeni rejim, tıpkı medya gibi önemli “sivil” iktidar alanlarından biri olan köklü kulüplerin yönetimlerini ele geçirmek istemiştir.
I. Cumhuriyet sonlanırken, onunla birlikte, Osmanlı-Türk modernleşmesinin kurumları olan FB, BJK, GS gibi kulüplerde de modernleşmeci kültür tasfiye edilmektedir. Bu operasyonun “temiz spor” ya da “temiz futbol” ilkesi ile gerçek bir ilgisi yoktur. Çünkü üç büyükler diye bilinen FB, GS ve BJK yönetimlerinin ele geçirilmesi söz konusu kulüplerin olağan kongrelerinde denenmiş, ancak başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Durum böyle olunca, tıpkı Ergenekon operasyonlarında yapıldığı gibi Cemaatin adliye-polis örgütlenmesi harekete geçirilmiştir. Şike soruşturması denilen hadise bundan ibarettir.
***
Endüstriyel futbolun sermaye-rant ekseninde bir spor ortamı yarattığı açıktır. Özellikle futbol alanında büyük bir sermayenin döndüğü, on milyonlarca taraftarın iyi niyetinin, duygularının, kendilerini ifade etme ihtiyaçlarının, bir yere ait olma güdülerinin sömürüldüğü bilinmektedir. Futbolun ve taraftarlık durumunun politik yönlendirmeler için kullanıldığı sporla ilgilenen sosyalistlerin öteden beri ileri sürdüğü bir tezdir. Son olaylar bu tezleri bir kez daha doğrulamıştır.
AKP ve Cemaat, sol’un aksine futbolun önemini, milyonlarca insanı arkasından sürükleme gücünü ve bu alanda dönen büyük parayı görüyor ve biliyordu. İktidar üç büyük kulübü ele geçirmek için son bir yıl içinde üst üste hamleler yaptı. ANAP ve AKP’nin değişmez içişleri bakanlarından Abdülkadir Aksu’nun oğlu Murat Aksu’nun Beşiktaş başkanlığına aday olması ilk hamleydi, olmadı. Galatasaray’da Adnan Polat’a karşı aday arayışı bir sonraki hamleydi. Bir alternatif yaratamadılar. Adnan Polat’ın kongreyi kaybedince yeni yönetimi “Onlar CHP’li” diye iktidara ihbar etmesinin nedeni budur. Oysa Adnan Polat AKP’ye karşı CHP’den İstanbul belediye başkanlığına aday olmuş, Alevi kökenli bir işadamıdır. Ancak seçimi kaybedince, acınacak bir zavalılıkla AKP-Cemaat iktidarına bu arkadaşlarını “Onlar CHP’li” diye ihbar etmekten kaçınmamıştır. Belli ki Adnan Polat yeni rejimde kendisine yer açmaya çalışmaktadır.
Sıranın Fenerbahçe’ye geleceği açıktı. (Bu arada belirteyim ben Beşiktaşlıyım ve Beşiktaşlı olmayı da seviyorum.) Çünkü kabul etmek gerekir ki, FB I. Cumhuriyet'in en önemli simgelerinden biridir. Büyük bir kulüptür. En yaygın taraftar grubuna sahiptir. TSK içinde en çok taraftarı olan takımdır.
Gerçekte üç büyüklerin tümü, Osmanlı İmparatorluğu’nu 1908 Temmuz (Jöntürk) Devrimi’ne (İkinci Meşrutiyet) taşıyan ve Cumhuriyetin temelini oluşturan atmosferin ürünüdür.
Siyaset ve toplumsal dönüşüm programları sokağa, kitlelere, gündelik hayata simgeler, semboller ve sloganlarla iner. Dolayısıyla simgeleri yeniden düzenlemek ve yeni semboller oluşturmak, her büyük dönüşüm iddiasının taşıyıcıları bakımından olmazsa olmaz bir kuraldır.
Dolayısıyla I. Cumhuriyeti tasfiye etmek ve yerine faşizan bir ılımlı islam cumhuriyeti, bir polis devleti kurmak isteyenler; elbette yasamayı, yargıyı, yürütmeyi ele geçirdikten ve sistemin silahlı güçlerini yeni rejime bağladıktan sonra eski düzenin sembollerine ve simgelerine de yöneleceklerdi. Amaçlarına ulaşıp ulaşamayacakları artık tamamen toplumsal tepkinin alacağı şekle bağlıdır.
***
Medya AKP-Cemaat koalisyonu tarafından daha önce ele geçirildiği için, şike operasyonu sırasında sistemin bütün ideolojik aygıtları harekete geçirilmiştir. Öyle ki, daha düne kadar FB haberlerinden geçilmeyen spor sayfalarının yöneticileri kulüp yönetiminin arkasından birdenbire çekilmiştir. Böylece, başlangıçta gelişen taraftar tepkisi spordaki kirlenmenin de etkisiyle yatıştırılmıştır. Örneğin, sol duyarlılıklarıyla tanınan Beşiktaş Çarşı Grubu bile, “yargılamanın sonunu bekleme ve bu sürede soruşturulan kulüp mensuplarına açık destek vermeme” tavrı almıştır. İlk bakışta doğru gibi görünen bu tavır gerçekte iktidarın başarılı olduğunu göstermektedir.
Çünkü, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinin ürünü olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yerine, ağır ceza gerektiren suçlara, bu arada örgütlü ve devlete karşı işlenen cürümlere bakmak üzere 2005’te kurulan “Özel Yetkili Mahkemeler ve Savcılıklar” iktidarın denetiminde tam bir paralel adliye niteliğindedir. Başlangıçta kimse uyanmadı. Hatta herkes DGM’ler kaldırıldı diye bu yapılanmayı “demokratik bir gelişme” diye bile yorumladı. Oysa DGM’lerden daha anti-demokratik bir adli yapılanma gerçekleştiriliyordu.
Durum böyle olunca ortaya da çoğu kez şöyle bir tablo çıkıyor; örneğin özel yetkili savcılıklar “çete” suçlamasıyla bir soruşturma başlatıyor, eğer kamuoyundan bir tepki gelirse iktidar “yargı bağımsızlığına saygı gösterelim” ve “yargılama sonucun bekleyelim” diyor. Tam bir dar alanda paslaşma durumu, danışıklı dövüş!
Şike sonuşturmasında da durum böyle. Ortada sonucu beklenen adil bir soruşturma ve yargılama yok, siyasal bir operasyon var. Bu nedenle gerçekte her eylemiyle “masumiyet karinesi”ni çiğneyen hükümet, herkesten önce ve yüksek sesle “yargılamanın sonucunu bekleyelim, yargıya müdahale etmeyelim” demektedir. Asıl şike bu yargılamada ve bu tutumdadır.
***
Geçenlerde Can Dündar da yazdı; iktidar ve rejim değişimlerini FB yönetimlerindeki değişiklikler üzerinden de okumak mümkündür. Örneğin; tek parti (CHP) iktidarı döneminde 1934-1950 arasında FB başkanlığını Şükrü Saraçoğlu yapmıştır. Bilindiği gibi bir dönem başbakanlık da yapan Saraçoğlu’nun adı yeni FB stadına verilmiştir. Demokrat Parti 1950’de iktidara gelince Şükrü Saraçoğlu da FB başkanlığını devretti. FB’nin yeni başkanı DP’li milletvekili Osman Kavrakoğlu oldu.
Kavrakoğlu 27 Mayıs 1960 müdahalesine kadar FB başkanlığı yaptı. DP iktidarı devrilince FB başkanlığına da bir CHP’li, Razi Trak getirildi. Kavrakoğlu Yassıada yargılanıp hapis cezasına çarptırıldı. 1965 seçimlerini Adalet Partisi kazanınca, FB başkanlığına da Süleyman Demirel’e yakınlığıyla tanınan Faruk Ilgaz getirildi. (Milliyet, 12 Temmuz 2001)
12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden sonra da durum değişmiyor. Bugün AKP’nin bir polis operasyonuyla ve siyasal şiddet kullanarak aynı şeyi yapması, değişimin şiddetinden kaynaklanıyor. Çünkü iktidar değil, rejim değiştiriliyor. FB’nin dokunulmazlığı kaldırılıyor.
Hakan Şükür prototipine uygun futbolcular ve bu tiplerin yönettiği kulüpler yaratılmak isteniyor. Siyasal gelişmeler hakkındaki görüşleri sorulunca “gündemi takip etmedim ben bilmem, büyüklerim bilir” diyecek kadar cehaleti paçalarından süzülen Hakan Şükür’ün AKP listelerinden milletvekili yapılması da futbol dünyasına yön gösterecek bir örnek oluşturma projesinin parçası oluyor.
Hatırlayan var mı bilmem ama Hakan Şükür’ün nikah şahidi Fethullah Gülen’di.
Dolayısıyla futbol bir spor olarak halkçı karakterini, kulüp kültürünü, yarışma duygusunu, dayanışma ve sosyalleşme ortamı oluşturma özelliğini büyük ölçüde kaybetmiştir. Futbolun bir rant, sömürü ve kitleleri yönlendirme aracı haline geldiğini ileri sürmek, artık “kaba solculuk” olmaktan çıkmış, sıradan bir değerlendirme ve tespit haline gelmiştir.
Türkiye’de rejim değişirken, ülkenin büyük kulüplerinin eski konumlarında kalmaları düşünülemezdi. Nitekim bırakmadılar da... Futbol’da şike yapıldığı bir gerçek. Yeşil sahalarda büyük paraların döndüğü, sporun kirlendiği, bir dönem futbolda mafyalaşmanın had safhaya ulaştığı, faşist-kabadayı kırması çetelerin başta transfer piyasası olmak üzere futbola müdahale ettiği, dahası bütün bu kirli ilişkilerin içinde spor basınının da olduğu neredeyse herkesin bildiği bir sır gibidir.
Ancak soru şudur; neden şimdi? Seçimlerden hemen sonra aralarında FB gibi bir tür dokunulmazlığı olan kulüp başkanının da tutuklanmasına yol açan bu soruşturmanın anlamı nedir?
Öncelikle yapılması gereken tespit şudur; Fenerbahçe başta olmak üzere, Süper Lig takımlarına yönelik bu operasyon, rejim değişikliğinin büyük ölçüde gerçekleştirildiğinin işaretidir. Darbe süreci tamamlanmış ve yeni rejim, tıpkı medya gibi önemli “sivil” iktidar alanlarından biri olan köklü kulüplerin yönetimlerini ele geçirmek istemiştir.
I. Cumhuriyet sonlanırken, onunla birlikte, Osmanlı-Türk modernleşmesinin kurumları olan FB, BJK, GS gibi kulüplerde de modernleşmeci kültür tasfiye edilmektedir. Bu operasyonun “temiz spor” ya da “temiz futbol” ilkesi ile gerçek bir ilgisi yoktur. Çünkü üç büyükler diye bilinen FB, GS ve BJK yönetimlerinin ele geçirilmesi söz konusu kulüplerin olağan kongrelerinde denenmiş, ancak başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Durum böyle olunca, tıpkı Ergenekon operasyonlarında yapıldığı gibi Cemaatin adliye-polis örgütlenmesi harekete geçirilmiştir. Şike soruşturması denilen hadise bundan ibarettir.
***
Endüstriyel futbolun sermaye-rant ekseninde bir spor ortamı yarattığı açıktır. Özellikle futbol alanında büyük bir sermayenin döndüğü, on milyonlarca taraftarın iyi niyetinin, duygularının, kendilerini ifade etme ihtiyaçlarının, bir yere ait olma güdülerinin sömürüldüğü bilinmektedir. Futbolun ve taraftarlık durumunun politik yönlendirmeler için kullanıldığı sporla ilgilenen sosyalistlerin öteden beri ileri sürdüğü bir tezdir. Son olaylar bu tezleri bir kez daha doğrulamıştır.
AKP ve Cemaat, sol’un aksine futbolun önemini, milyonlarca insanı arkasından sürükleme gücünü ve bu alanda dönen büyük parayı görüyor ve biliyordu. İktidar üç büyük kulübü ele geçirmek için son bir yıl içinde üst üste hamleler yaptı. ANAP ve AKP’nin değişmez içişleri bakanlarından Abdülkadir Aksu’nun oğlu Murat Aksu’nun Beşiktaş başkanlığına aday olması ilk hamleydi, olmadı. Galatasaray’da Adnan Polat’a karşı aday arayışı bir sonraki hamleydi. Bir alternatif yaratamadılar. Adnan Polat’ın kongreyi kaybedince yeni yönetimi “Onlar CHP’li” diye iktidara ihbar etmesinin nedeni budur. Oysa Adnan Polat AKP’ye karşı CHP’den İstanbul belediye başkanlığına aday olmuş, Alevi kökenli bir işadamıdır. Ancak seçimi kaybedince, acınacak bir zavalılıkla AKP-Cemaat iktidarına bu arkadaşlarını “Onlar CHP’li” diye ihbar etmekten kaçınmamıştır. Belli ki Adnan Polat yeni rejimde kendisine yer açmaya çalışmaktadır.
Sıranın Fenerbahçe’ye geleceği açıktı. (Bu arada belirteyim ben Beşiktaşlıyım ve Beşiktaşlı olmayı da seviyorum.) Çünkü kabul etmek gerekir ki, FB I. Cumhuriyet'in en önemli simgelerinden biridir. Büyük bir kulüptür. En yaygın taraftar grubuna sahiptir. TSK içinde en çok taraftarı olan takımdır.
Gerçekte üç büyüklerin tümü, Osmanlı İmparatorluğu’nu 1908 Temmuz (Jöntürk) Devrimi’ne (İkinci Meşrutiyet) taşıyan ve Cumhuriyetin temelini oluşturan atmosferin ürünüdür.
Siyaset ve toplumsal dönüşüm programları sokağa, kitlelere, gündelik hayata simgeler, semboller ve sloganlarla iner. Dolayısıyla simgeleri yeniden düzenlemek ve yeni semboller oluşturmak, her büyük dönüşüm iddiasının taşıyıcıları bakımından olmazsa olmaz bir kuraldır.
Dolayısıyla I. Cumhuriyeti tasfiye etmek ve yerine faşizan bir ılımlı islam cumhuriyeti, bir polis devleti kurmak isteyenler; elbette yasamayı, yargıyı, yürütmeyi ele geçirdikten ve sistemin silahlı güçlerini yeni rejime bağladıktan sonra eski düzenin sembollerine ve simgelerine de yöneleceklerdi. Amaçlarına ulaşıp ulaşamayacakları artık tamamen toplumsal tepkinin alacağı şekle bağlıdır.
***
Medya AKP-Cemaat koalisyonu tarafından daha önce ele geçirildiği için, şike operasyonu sırasında sistemin bütün ideolojik aygıtları harekete geçirilmiştir. Öyle ki, daha düne kadar FB haberlerinden geçilmeyen spor sayfalarının yöneticileri kulüp yönetiminin arkasından birdenbire çekilmiştir. Böylece, başlangıçta gelişen taraftar tepkisi spordaki kirlenmenin de etkisiyle yatıştırılmıştır. Örneğin, sol duyarlılıklarıyla tanınan Beşiktaş Çarşı Grubu bile, “yargılamanın sonunu bekleme ve bu sürede soruşturulan kulüp mensuplarına açık destek vermeme” tavrı almıştır. İlk bakışta doğru gibi görünen bu tavır gerçekte iktidarın başarılı olduğunu göstermektedir.
Çünkü, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinin ürünü olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yerine, ağır ceza gerektiren suçlara, bu arada örgütlü ve devlete karşı işlenen cürümlere bakmak üzere 2005’te kurulan “Özel Yetkili Mahkemeler ve Savcılıklar” iktidarın denetiminde tam bir paralel adliye niteliğindedir. Başlangıçta kimse uyanmadı. Hatta herkes DGM’ler kaldırıldı diye bu yapılanmayı “demokratik bir gelişme” diye bile yorumladı. Oysa DGM’lerden daha anti-demokratik bir adli yapılanma gerçekleştiriliyordu.
Durum böyle olunca ortaya da çoğu kez şöyle bir tablo çıkıyor; örneğin özel yetkili savcılıklar “çete” suçlamasıyla bir soruşturma başlatıyor, eğer kamuoyundan bir tepki gelirse iktidar “yargı bağımsızlığına saygı gösterelim” ve “yargılama sonucun bekleyelim” diyor. Tam bir dar alanda paslaşma durumu, danışıklı dövüş!
Şike sonuşturmasında da durum böyle. Ortada sonucu beklenen adil bir soruşturma ve yargılama yok, siyasal bir operasyon var. Bu nedenle gerçekte her eylemiyle “masumiyet karinesi”ni çiğneyen hükümet, herkesten önce ve yüksek sesle “yargılamanın sonucunu bekleyelim, yargıya müdahale etmeyelim” demektedir. Asıl şike bu yargılamada ve bu tutumdadır.
***
Geçenlerde Can Dündar da yazdı; iktidar ve rejim değişimlerini FB yönetimlerindeki değişiklikler üzerinden de okumak mümkündür. Örneğin; tek parti (CHP) iktidarı döneminde 1934-1950 arasında FB başkanlığını Şükrü Saraçoğlu yapmıştır. Bilindiği gibi bir dönem başbakanlık da yapan Saraçoğlu’nun adı yeni FB stadına verilmiştir. Demokrat Parti 1950’de iktidara gelince Şükrü Saraçoğlu da FB başkanlığını devretti. FB’nin yeni başkanı DP’li milletvekili Osman Kavrakoğlu oldu.
Kavrakoğlu 27 Mayıs 1960 müdahalesine kadar FB başkanlığı yaptı. DP iktidarı devrilince FB başkanlığına da bir CHP’li, Razi Trak getirildi. Kavrakoğlu Yassıada yargılanıp hapis cezasına çarptırıldı. 1965 seçimlerini Adalet Partisi kazanınca, FB başkanlığına da Süleyman Demirel’e yakınlığıyla tanınan Faruk Ilgaz getirildi. (Milliyet, 12 Temmuz 2001)
12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden sonra da durum değişmiyor. Bugün AKP’nin bir polis operasyonuyla ve siyasal şiddet kullanarak aynı şeyi yapması, değişimin şiddetinden kaynaklanıyor. Çünkü iktidar değil, rejim değiştiriliyor. FB’nin dokunulmazlığı kaldırılıyor.
Hakan Şükür prototipine uygun futbolcular ve bu tiplerin yönettiği kulüpler yaratılmak isteniyor. Siyasal gelişmeler hakkındaki görüşleri sorulunca “gündemi takip etmedim ben bilmem, büyüklerim bilir” diyecek kadar cehaleti paçalarından süzülen Hakan Şükür’ün AKP listelerinden milletvekili yapılması da futbol dünyasına yön gösterecek bir örnek oluşturma projesinin parçası oluyor.
Hatırlayan var mı bilmem ama Hakan Şükür’ün nikah şahidi Fethullah Gülen’di.
11 Temmuz 2011 Pazartesi
Yargıda Ayşe Paşalı hassasiyeti!

Tecavüzcü kocasını affetti yargı, "Ben affetmem" dedi.
Kocası tarafından öldürülen Ayşe Paşalı’dan sonra, mahkemeler eşlerine şiddet uygulayan kocalar hakkında verdikleri kararları katılaştırdı.
Hilal ÖZTÜRK/AHT-ÖZEL HABER
Gaziantep’te karısına silah zoruyla tecavüz eden O.K., kadının şikâyetini geri almasına rağmen ceza almaktan kurtulamadı. Gaziantep 3. Ağır Ceza Mahkemesi, dava açıldıktan sonra mağdur eşin şikâyetini geri almasına rağmen, ruh sağlığının bozulduğu tespitine dayanarak suçu şikâyete bağlı olmaktan çıkardı. TCK’nın 102/2. maddesine göre tecavüz suçu eşe karşı işlenirse, şikâyete bağlı bir suç haline geliyor. Ancak mahkeme bu düzenlemeyi, kadının ruh sağlığının bozulduğu gerekçesiyle aştı. Böylece O.K. isimli kocayı, bir “Ayşe Paşalı vakası”na daha neden olmaması için 10 yıl hapis cezasına mahkûm etti. Dosya sanığın temyiz itirazıyla Yargıtay’a taşındı.
YARGITAY AZ BİLE BULDU
Yargıtay mahkeme kararını incelerken, tecavüz eylemi silahla gerçekleştirildiği için cezada yarı oranında artırım yapılması gerektiğini de belirtti. Ancak daha fazla ceza verilmesi gerektiği talebiyle Yargıtay’a itiraz yapılmadığı için, bu durumu bozma gerekçesi yapmadı. Yargıtay mahkemenin şiddete ve tecavüze uğrayan kadının şikâyetçi olmamasına rağmen, kocayı hapis cezasına mahkûm etmesiyle ilgili yorumu ve kararı haklı buldu. O.K.’ya verilen hapis cezasını onadı.
‘Evlilikte tecavüz cezalandırılmıyor’
Birleşmiş Milletler’in hazırladığı “Dünyada kadınların ilerlemesi’’ başlıklı raporda, milyonlarca kadının yaşamlarında şiddete maruz kaldığı ve bu şiddetin genellikle eşleri tarafından uygulandığı ifade edildi. “600 milyon kadın, çok güvenli olmayan kötü işlerde yasal olmayan koşullarda çalıştırılıyor’’ denilen raporda, kadınlara yönelik suçların ifşa edilmemesinin bütün bölgelerde ciddi sorun olduğuna işaret edildi. Raporda ayrıca 127 ülkenin, evlilikte tecavüzü cezalandırmadığına dikkat çekildi. 61 ülkenin de kadına kürtaj hakkını sınırladığı vurgulandı.
Kocası tarafından öldürülen Ayşe Paşalı’dan sonra, mahkemeler eşlerine şiddet uygulayan kocalar hakkında verdikleri kararları katılaştırdı.
Hilal ÖZTÜRK/AHT-ÖZEL HABER
Gaziantep’te karısına silah zoruyla tecavüz eden O.K., kadının şikâyetini geri almasına rağmen ceza almaktan kurtulamadı. Gaziantep 3. Ağır Ceza Mahkemesi, dava açıldıktan sonra mağdur eşin şikâyetini geri almasına rağmen, ruh sağlığının bozulduğu tespitine dayanarak suçu şikâyete bağlı olmaktan çıkardı. TCK’nın 102/2. maddesine göre tecavüz suçu eşe karşı işlenirse, şikâyete bağlı bir suç haline geliyor. Ancak mahkeme bu düzenlemeyi, kadının ruh sağlığının bozulduğu gerekçesiyle aştı. Böylece O.K. isimli kocayı, bir “Ayşe Paşalı vakası”na daha neden olmaması için 10 yıl hapis cezasına mahkûm etti. Dosya sanığın temyiz itirazıyla Yargıtay’a taşındı.
YARGITAY AZ BİLE BULDU
Yargıtay mahkeme kararını incelerken, tecavüz eylemi silahla gerçekleştirildiği için cezada yarı oranında artırım yapılması gerektiğini de belirtti. Ancak daha fazla ceza verilmesi gerektiği talebiyle Yargıtay’a itiraz yapılmadığı için, bu durumu bozma gerekçesi yapmadı. Yargıtay mahkemenin şiddete ve tecavüze uğrayan kadının şikâyetçi olmamasına rağmen, kocayı hapis cezasına mahkûm etmesiyle ilgili yorumu ve kararı haklı buldu. O.K.’ya verilen hapis cezasını onadı.
‘Evlilikte tecavüz cezalandırılmıyor’
Birleşmiş Milletler’in hazırladığı “Dünyada kadınların ilerlemesi’’ başlıklı raporda, milyonlarca kadının yaşamlarında şiddete maruz kaldığı ve bu şiddetin genellikle eşleri tarafından uygulandığı ifade edildi. “600 milyon kadın, çok güvenli olmayan kötü işlerde yasal olmayan koşullarda çalıştırılıyor’’ denilen raporda, kadınlara yönelik suçların ifşa edilmemesinin bütün bölgelerde ciddi sorun olduğuna işaret edildi. Raporda ayrıca 127 ülkenin, evlilikte tecavüzü cezalandırmadığına dikkat çekildi. 61 ülkenin de kadına kürtaj hakkını sınırladığı vurgulandı.
"Bence Fenerbahçe'ye iftira atıyorlar"

"Bence Fenerbahçe'ye iftira atıyorlar"
Fenerbahçe Kulübü hakkında gündeme gelen iddiaların bir çoğunun iftira olduğunu düşünen Gençlerbirliği Kulübü Başkanı İlhan Cavcav, Sarı-lacivertli kulübün küme düşürülmesine ise ihtimal vermiyor
Şike soruşturmalarının odak noktası olan Fenerbahçe'nin küme düşürülmesine ihtimal dahi vermeyen Gençlerbirliği Başkanı İlhan Cavcav, ortaya atılan iddialarının çirkin birer iftira olduğunu düşünüyor.
Bu aşamada federasyona büyük iş düştüğünü belirten Cavcav, verdiği demeçte, "Türk futbolunun lideri olan bir kulübün böyle işlere kalkışacağına ihtimal vermiyorum. Güçlü bir kadrosu ve üst düzey olanaklara sahip olan Fenerbahçe'nin maç satın almasının anlamsız olduğunu düşünüyorum. Bazı şeylerin de iftira olduğu kanaatindeyim. Federasyonun alacağı karar, umarım kulüplerimize zarar vermez" dedi.
Fenerbahçe'nin küme düşürülmesinin zor bir ihtimal olduğunu vurgulayan Kırmızı-siyahlı kulübün başkanı, "Yarın Kulüpler Birliği olarak bir toplantı yapacağız ve bu konuyu masaya yatıracağız. Bence böyle bir şey mümkün değil. Aksi takdirde Fener'in küme düşürülme ihtimalini düşünmek dahi istemiyorum. O zaman Türkiye'deki kulüplerin akıbeti meçhul olur" şeklinde konuştu.
Fenerbahçe Kulübü hakkında gündeme gelen iddiaların bir çoğunun iftira olduğunu düşünen Gençlerbirliği Kulübü Başkanı İlhan Cavcav, Sarı-lacivertli kulübün küme düşürülmesine ise ihtimal vermiyor
Şike soruşturmalarının odak noktası olan Fenerbahçe'nin küme düşürülmesine ihtimal dahi vermeyen Gençlerbirliği Başkanı İlhan Cavcav, ortaya atılan iddialarının çirkin birer iftira olduğunu düşünüyor.
Bu aşamada federasyona büyük iş düştüğünü belirten Cavcav, verdiği demeçte, "Türk futbolunun lideri olan bir kulübün böyle işlere kalkışacağına ihtimal vermiyorum. Güçlü bir kadrosu ve üst düzey olanaklara sahip olan Fenerbahçe'nin maç satın almasının anlamsız olduğunu düşünüyorum. Bazı şeylerin de iftira olduğu kanaatindeyim. Federasyonun alacağı karar, umarım kulüplerimize zarar vermez" dedi.
Fenerbahçe'nin küme düşürülmesinin zor bir ihtimal olduğunu vurgulayan Kırmızı-siyahlı kulübün başkanı, "Yarın Kulüpler Birliği olarak bir toplantı yapacağız ve bu konuyu masaya yatıracağız. Bence böyle bir şey mümkün değil. Aksi takdirde Fener'in küme düşürülme ihtimalini düşünmek dahi istemiyorum. O zaman Türkiye'deki kulüplerin akıbeti meçhul olur" şeklinde konuştu.
Uyanık Lig TV!

Süper Lig'in yayıncı kuruluşu Lig TV'nin, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın şike soruşturması kapsamında tutuklandığı haberinin bomba gibi düştüğü saatlerde Fenerbahçe'nin Galatasaray'ı 6-0 yendiği maçı yayınlaması kafaları karıştırdı. Tüm Türkiye'nin bu flaş gelişmeye odaklandığı saatlerde Lig TV'nin böyle bir yayın yapması akıllara olası decoder iptallerinin önünde geçmek olarak yorumlandı.
Son bir haftadır binlerce Fenerbahçeli'nin tepki için Digiturk decoderlerini iade ettikleri ve edecekleri konuşuluyordu. Dün akşam Aziz Yıldırım'ın tutuklanmasından kısa bir süre sonra da, Lig TV'de Fenerbahçe'nin Galatasaray'ı 6 Kasım 2002'de 6-0'lık skorla yendiği tarihi maç yayınlandı. Başkanlarının tutuklanmasının ardından iyice öfkelenen Fenerbahçeliler, bu maçın yayınlanması üzerine sanal alemde "Bu maçı yayınlayıp kendinizi affettiremezsiniz" derken, Galatasaray taraftarları da Lig TV'ye büyük tepki gösterdi ve özellikle Twitter'da konuyu gündeme getirdi. Şu anda Twitter'da "Cimbomlu Lig TV alma" yazısı en çok ilgi gören başlıklar arasında bulunuyor
Son bir haftadır binlerce Fenerbahçeli'nin tepki için Digiturk decoderlerini iade ettikleri ve edecekleri konuşuluyordu. Dün akşam Aziz Yıldırım'ın tutuklanmasından kısa bir süre sonra da, Lig TV'de Fenerbahçe'nin Galatasaray'ı 6 Kasım 2002'de 6-0'lık skorla yendiği tarihi maç yayınlandı. Başkanlarının tutuklanmasının ardından iyice öfkelenen Fenerbahçeliler, bu maçın yayınlanması üzerine sanal alemde "Bu maçı yayınlayıp kendinizi affettiremezsiniz" derken, Galatasaray taraftarları da Lig TV'ye büyük tepki gösterdi ve özellikle Twitter'da konuyu gündeme getirdi. Şu anda Twitter'da "Cimbomlu Lig TV alma" yazısı en çok ilgi gören başlıklar arasında bulunuyor
29 Haziran 2011 Çarşamba
Bacı
Solculuk kisvesi altında faşizme hizmet ediyorlar, kerhaneye düşmek gibi bir şey, belki daha da kötü!
Evet, "daaeevrimci" bacılar...
Emre Aköz, kendisine yumurta atmaya çalışanlar arasında gözüne ilişen "cırtlak sesli birkaç kara kuru kızdan" sözetti. "Necdet Şen'in 1980'lerde tartışmalara yol açan 'Bacı' adlı çizgi romanından fırlamış" dedi.
Necdet, 1991 yılında Cumhuriyet gazetesinde Nadir Nadi'nin ölümü üzerine patlak veren "iç savaşta" Hasan Cemal ve Okay Gönensin'den yana olmuş, hele o günlerde bir karikatüründe İlhan Selçuk'a "kart tilki" deyince hesabı kesilmişti...
Telefonlaştık, bana Uğur Mumcu'yu nasıl kazıkladıklarını, nasıl üç otuz paraya çalıştırdıklarını anlattı, Kadıköy'de buluşup bira içmek ve dertleşmek üzere sözleştik, yirmi yıldır bir türlü beceremedik.
"Bacı" çizgi romanı da gerçekten büyük gürültü koparmıştı... Sol çevrelerde! Halkın umurunda bile değildi.
Çünkü Necdet, yetmişli yıllarda epey yaygın olan bu "devrimci bacı" tipini yüceltmiyor, yerli yerine oturtuyordu. Aşağılamıyordu, hayır, eleştiriyordu. Bu ne büyük bir suçtu! Bacılar eleştirilemezlerdi!
Bu kafayla kafalarını her dönemde ve her seçimde duvara tosladılar bu zavallılar (üç buçuk ay sonra gene öyle olacak.)
Devrimci bacı... Soyu tükenmiştir sanıyorduk, demek ki yumurtalı eylemlerde yaşıyormuş.
Ortak özellikleri çirkin olmalarıdır bu kızcağızların. Hem çirkin hem pasaklı.
Sorunları da budur. Bu yüzden hepsi birer "kompleks kumkuması" olup çıkmıştır.
Önce kendi kendileriyle, sonra erkeklerle sorun yaşarlar, hükümetle, oligarşiyle, sermaye sınıfıyla falan değil. Bu hınç, görünürde kendini "eylemcilikle", aslında nefretle, öfkeyle, vurup kırma arzusuyla dışa vurur.
Başta anaları babaları olmak üzere hiçkimseden sevgi görmemişler, yakınlık görmemişlerdir. Bu nedenle onlar da kimseye "empati" gösteremezler. "Farklı düşünenleri anlamaya çalışmak" da onların kısa boylarını çok çok aşar.
Bir zamanlar, ünlü şarkıcı gibi, "Akrep Nalan" adı takılmış ünlü bir eylemci kız vardı, 12 Eylül döneminde. "Memleketinden" gelmiş, Topkapı Garajlar'da otobüsten inmiş, yanına ilk yaklaşan çocuğun siyasi görüşüne yazılmış. Çocuk solcu olduğu için solcu olmuş, çocuk sağcı olsaymış o da sağcı olacakmış.
Bu eylemci kesimlerde cinsellik de bir tabuydu o zamanlar...
Fransa'da 68 eylemleri cinsel özgürlük için başlamıştı, bizde görünürde sosyalist, aslında Kemalist dikta özlemiyle yürütüldü, ama eylemci çocuklar köylü ve kasabalı olduklarından, çok ciddi bir cinsellik sorunu da yaşadılar.
O zaman da ortaya, "cinselliğinden arındırılmış" bir kız tipi, yani "bacı" çıktı!
Bu kızlar ve oğlanlar, doğaya ve dürtülerine daha fazla karşı koyamadıkları noktaya gelip bunalıma girince de, ortaya "devrim nikâhı" adı verilen bir saçmalık çıkardılar. Sevişmek için ille bir "nikâh" kıyılacaktı! Nikâhsız olmuyordu, burada da örgüt lideri (ya da mahalle sorumlusu, ne haltsa işte) kıyacaktı.
Bu, devrimcilik, solculuk falan değil, yalnızca ilkellik ve köylülüktü.
Türkiye çok çok ilerledi, köylü köylülükten kurtulma yolunda çok mesafe kat etti, fakat onlar kurtulamadılar.
Çünkü "kendi kendilerinden" kurtulamıyorlar.
Keşke o kızı tutup şap diye öpseydin Emre... Belli ki kimse öpmemiş...
Belki de ossaat liberal kesilirdi!
Evet, "daaeevrimci" bacılar...
Emre Aköz, kendisine yumurta atmaya çalışanlar arasında gözüne ilişen "cırtlak sesli birkaç kara kuru kızdan" sözetti. "Necdet Şen'in 1980'lerde tartışmalara yol açan 'Bacı' adlı çizgi romanından fırlamış" dedi.
Necdet, 1991 yılında Cumhuriyet gazetesinde Nadir Nadi'nin ölümü üzerine patlak veren "iç savaşta" Hasan Cemal ve Okay Gönensin'den yana olmuş, hele o günlerde bir karikatüründe İlhan Selçuk'a "kart tilki" deyince hesabı kesilmişti...
Telefonlaştık, bana Uğur Mumcu'yu nasıl kazıkladıklarını, nasıl üç otuz paraya çalıştırdıklarını anlattı, Kadıköy'de buluşup bira içmek ve dertleşmek üzere sözleştik, yirmi yıldır bir türlü beceremedik.
"Bacı" çizgi romanı da gerçekten büyük gürültü koparmıştı... Sol çevrelerde! Halkın umurunda bile değildi.
Çünkü Necdet, yetmişli yıllarda epey yaygın olan bu "devrimci bacı" tipini yüceltmiyor, yerli yerine oturtuyordu. Aşağılamıyordu, hayır, eleştiriyordu. Bu ne büyük bir suçtu! Bacılar eleştirilemezlerdi!
Bu kafayla kafalarını her dönemde ve her seçimde duvara tosladılar bu zavallılar (üç buçuk ay sonra gene öyle olacak.)
Devrimci bacı... Soyu tükenmiştir sanıyorduk, demek ki yumurtalı eylemlerde yaşıyormuş.
Ortak özellikleri çirkin olmalarıdır bu kızcağızların. Hem çirkin hem pasaklı.
Sorunları da budur. Bu yüzden hepsi birer "kompleks kumkuması" olup çıkmıştır.
Önce kendi kendileriyle, sonra erkeklerle sorun yaşarlar, hükümetle, oligarşiyle, sermaye sınıfıyla falan değil. Bu hınç, görünürde kendini "eylemcilikle", aslında nefretle, öfkeyle, vurup kırma arzusuyla dışa vurur.
Başta anaları babaları olmak üzere hiçkimseden sevgi görmemişler, yakınlık görmemişlerdir. Bu nedenle onlar da kimseye "empati" gösteremezler. "Farklı düşünenleri anlamaya çalışmak" da onların kısa boylarını çok çok aşar.
Bir zamanlar, ünlü şarkıcı gibi, "Akrep Nalan" adı takılmış ünlü bir eylemci kız vardı, 12 Eylül döneminde. "Memleketinden" gelmiş, Topkapı Garajlar'da otobüsten inmiş, yanına ilk yaklaşan çocuğun siyasi görüşüne yazılmış. Çocuk solcu olduğu için solcu olmuş, çocuk sağcı olsaymış o da sağcı olacakmış.
Bu eylemci kesimlerde cinsellik de bir tabuydu o zamanlar...
Fransa'da 68 eylemleri cinsel özgürlük için başlamıştı, bizde görünürde sosyalist, aslında Kemalist dikta özlemiyle yürütüldü, ama eylemci çocuklar köylü ve kasabalı olduklarından, çok ciddi bir cinsellik sorunu da yaşadılar.
O zaman da ortaya, "cinselliğinden arındırılmış" bir kız tipi, yani "bacı" çıktı!
Bu kızlar ve oğlanlar, doğaya ve dürtülerine daha fazla karşı koyamadıkları noktaya gelip bunalıma girince de, ortaya "devrim nikâhı" adı verilen bir saçmalık çıkardılar. Sevişmek için ille bir "nikâh" kıyılacaktı! Nikâhsız olmuyordu, burada da örgüt lideri (ya da mahalle sorumlusu, ne haltsa işte) kıyacaktı.
Bu, devrimcilik, solculuk falan değil, yalnızca ilkellik ve köylülüktü.
Türkiye çok çok ilerledi, köylü köylülükten kurtulma yolunda çok mesafe kat etti, fakat onlar kurtulamadılar.
Çünkü "kendi kendilerinden" kurtulamıyorlar.
Keşke o kızı tutup şap diye öpseydin Emre... Belli ki kimse öpmemiş...
Belki de ossaat liberal kesilirdi!
...Yüzde Yüz Türk Olduğun Gün Cihan Senindir...
Şüphesiz ki Atsız da Atatürk gibi hakkında en çok şehir efsanesi dolaşan insanlardan biridir. Çünkü O'nun ve yüce ideolojisinin üstünlüğü karşısında ezilenlerin, O'nun kişiliğini ve düşüncelerini saptırmaktan başka bir şansları yoktur. Bu da, sapık ideoloji ve aşağı ırk mensuplarının Türkçülükten ne denli korktuklarını göstermektedir.
Bu korkakların en kötüleri de Atsız'ın yolunda gittiklerini iddia edenlerdir. Onlar da "Gerçek Atsız"dan korkarlar. Çünkü "Gerçek Atsız", onların kutsal saydıkları her şeyi ayaklar altına almıştır. Atsız'ın din karşıtı olduğu gün gibi ortadayken, O'nun aziz hatırasına saygısızlık ederek "Atsız Müslümandı" derler. Çünkü Atsız'ı kendilerinden ayrı tuttuklarında, sentezci sapık fikirlerinin her açıdan daha da sığlaşacağını bilirler.
Sözde Türkçü, özde ise çapulcu ülkücü olan müptezellere "Gerçek Atsız"ı kendi kaleminden tanıtmaya başlayalım:
Tanrı insan idraki dışındadır. Kur'an, Muhammed'in talimatıdır. Bunun birçok delilleri vardır. Bir tanesi birçok yerinde aya, güneşe, fecre, atların köpüren ağızlarına yemin ve and verilmesidir. Yemini kim eder? İnsan eder ve kendisinden daha üstün bir varlığın adına eder, Tanrı yemin eder mi? Tanrı'dan daha üstün bir varlık olmadığına göre kendi yarattığı aya, güneşe neden yemin etsin? Görülüyor ki bu yeminler Muhammed'in gönlünden ve beyninden doğmadır ve hatta Araplar arasında İslamiyetten önceki zamanların usul ve adabınca edilmektedir. (Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir - ÖTÜKEN, 1970, Sayı: 11 )
.
Kur'an "âlemlerin sahibi olan Tanrı'ya hamdederim" diye başlamaktadır. Belli ki bu söz de Muhammed'indir. Çünkü Tanrı, kendi kendisine hamdetmez. Müfessirler her ne kadar Tanrı "böyle diyin" demek istemiştir yolunda tevillere geçmişlerse de Kur'anın sonundaki küçük sürelerde olduğu gibi, sürenin başına bir "söyle, de ki" hitabını eklemeyi Tanrı düşünmez miydi? (A.g.m)
.
Fakat ey Türk Gençliği, sana soruyorum: Sen Arap Muhammedin mezarını artık bıraktıktan sonra senin Kâbe’n Çanakkale, Sakarya ve Dumlupınar değil midir? (Çanakkale Savaşı - ATSIZ MECMUA, 1932, Sayı: 17) .
.
Din Arab’ın, hukuk sizin, harp Türklüğündür. (Davetiye - 1940)
.
Kumar, içki ve her türlü fuhşiyatla yozlaşmış, karılarını değiştiren ve kız çocuklarını gömecek kadar vahşet gösteren bir toplumda Muhammed'in başka türlü davranmasına imkân yoktu. Onlara korkunç cehennem azapları gösterecek ve dünyada doğrulukla yaşayanlara da öte âlemde köşkler, Kevserler yiyecekler, güzel huri kızları vaad edecekti. (Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir - ÖTÜKEN, 1970, Sayı: 11 )
.
(Yobazlar) Soy soy insanların bir tek Âdem’le Havva dan türediklerine, Âdem’in 1050 yıl yaşadığına, Havva'nın her yıl biri erkek biri kız olmak üzere ikiz evlat doğurduğuna ve bu kardeşleri birbiriyle evlendirdiklerine inanırlar. Bir Sümer masalından çıkan tufan ve Nuh'un gemisi onlarca tarihi bir hakikattir. Hangi Teknik Üniversitesinden mezun olduğu belli olmayan Nuh'un yaptığı o pazarcı kayığına her cins hayvandan birer çiftin girip sığması ve 40 tufan gününde birbirine yemeden uslu uslu oturması da gerçektir vesaire... Şimdi bu kafadaki adamla bir fikir tartışması yapmaktaki trajediyi düşünün. (A.g.m)
.
İslamiyet ırk ve renk tanımazmış. Komünizm de tanımıyor. Amerikan anayasası da tanımıyor ama gerçekte bu fark daima vardır. İslamiyet’in ırk ve renk tanımadığı çağlar bir daha dönmemek üzere geride kalmıştır. Birinci Cihan Savaşında, İslam kardeşlerimiz Araplar'ın İngiliz'lerle birleşerek Türk ordularını nasıl arkadan vurduklarını unutmadık. Bu Arap ihanetinin başında Peygamber soyundan gelen şerifler bulunuyordu ki bunlardan birinin hatıraları Hayat Tarih Mecmuasında tefrika edilmektedir. (A.g.m) .
.
İslamiyet Türkler sayesinde yaşadı ve yükseldi. İslamiyet Türkleri değil, Türkler İslamiyeti yüceltti. Biz İslam olmadan önce de büyüktük. Keramet İslamiyet’te olsaydı her Müslüman millet yükselirdi. Hele tarafımızdan birkaç kere tekrarlandığı gibi İslamiyetten önce büyük devlet olan İran İslam olduktan sonra bugünkü durumuna düşmezdi. (A.g.m)
.
Bilimdeki türlü ilerlemeler geliştikçe kâinatın din kitaplarında yazıldığı gibi altı günde yaratılmadığı, bu oluşumun milyarlarca yüzyılda meydana geldiği, hele insanların 6000 yıl önce yaratılan muhayyel bir Âdem’le hayali bir Havva'dan türemedikleri ispat olunmakta ve ilim artık, kısa ömürlü de olsa canlı hücre yaratacak seviyeye ulaşmış bulunmaktadır.(A.g.m) .
.
İslam düşüncesinde sömürgecilik vardır. Ülkeler fethetmek, bu ülkeyi haraca bağlamak sömürmekten başka bir şey olmadığı gibi bütün beşeriyet de tek ümmet değildir.(A.g.m)
.
Tanrı, ne din kitaplarının anlattığı gibi insan şeklinde, ne de göklerin bir yerindeki tahtının üzerindedir. Onun nasıl olduğunu, ne olduğunu bilmeye imkân yoktur. Olsaydı din bilginleri asırlar boyunca birbirine girmezdi.(A.g.m)
.
Peygamberin, çevresindeki ahlak bozukluğunu görerek çareler aradığını, tedbir düşünmek için dağlara çekilip insanlardan uzakta yaşadığını ve ta eski Mısır'dan gelerek Yahudiler'e geçen "tek Tanrı" fikrini akıl ve duygusuyla kabul ederek Arap putçuluğuna karşı çıktığını görüp anlamak için yobaz olmaya, bir takım masallara inanmaya, eski Sümer'den ve Mısır'dan gelip Yahudiler aracılığı ile öteki milletlere geçen inançları ilahi hakikat diye kabul etmeye lüzum yoktur. (A.g.m)
.
Yahudi krallarını peygamber diye Türk milletine telkin ederek milli mefahiri unutturmak suretiyle İsrailiyyatı hayat ve ahlak sistemi diye öne sürmek milli bir cinayettir.(A.g.m)
.
Muhammed'in de peygamber olmadan önce Kureyş putlarına kurban kestiği ve Halife Ömer'in amcazadesi Zeyd'in kendisini bundan menettiği hakkında İbni- İshak'ın siyer parçalarında bir kayıt bulunduğu gibi (bak: İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, cilt I. s. 126) Peygamber olduktan sonraki "Garanik" meselesi de bütün İslam âleminde meşhurdur ve tevil olarak "Şeytan, peygamberin içine girerek onun adına öyle konuştu" demek gibi çocukça bir tevile başvurulmuştur. Peki, şeytan bu karganmışlığı yaparken "âlim" (= her şeyi bilen), basir (= her şeyi gören) ve habir (= her şeyden haberi olan) Tanrı ne yapıyordu? Görülüyor ki saçma sapan tevillerle beşeri zaafları örtbas etmeye imkân yoktur.(A.g.m)
.
Yedinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık, sosyoloji bakımından Araplar'ın millet haline geçme savaşıdır.(İslam Birliği Kuruntusu Ötüken, 17 Nisan 1964, Sayı: 4)
.
İslam Birliği ve kardeşliği kuruntudur. Dinin baş unsur, olduğu çağlarda bile gerçekleşmemişti. Bundan sonra, araya bu kadar ihanet ve düşmanlık girdikten sonra asla gerçekleşmeyecektir. Gerçekleşecek olan birlik İslam birliği değil, Adalar Denizinden Altayların ötesine kadar Türk birliği olacaktır. (A.g.m)
.
İçki fena ise üzümü neden yarattın? Üzümden içki yapılacağını neden Levh-i Mahfuza yazdın? Son peygamberin arkadaşları namaz kılarken âyetleri yanlış okumasaydı içki yasaklanacak mıydı? Çöldeki Bedevi ile bir kurmay subayın içmesi aynı mıdır? Biri sarhoş olunca her türlü herzeyi söyleyebilir. Öteki sarhoşluğun son merhalesinde bile temkinli ve iradelidir. Küçük bir kızı sevmek günahsa, son peygamber, Ayşe'yi neden sevdi de aldı? (Atsız'ın kendini betimlediği Selim Pusat karakteri, mahkemede peygamber tanıklardan Muhammed ile dalga geçer ve küçük çocukla (Aişe) evlendiği imasında bulunur - Ruh Adam).
.
Ben, yabancı kaynaklı hiçbir fikri benimsemeye tenezzül etmeyecek kadar millî şuur ve gurura malik bir Türküm. Siyasî, içtimaî mezhebim Türkçülüktür. (En Sinsi Tehlike)
.
Şimdi soralım: Atatürk Türkiye'si, Atatürk milliyetçiliği diye her gün leylek gibi laklak eden çeneler jübilesini yapmak için koskoca Türk tarihinde bula bula sapık düşünceli, hasta ruhlu Yunus Emre’yi mi buldular? (Milletleri Ruhlandırmak - ÖTÜKEN, 1971, Sayı: 10)
.
Mesela Cenabı Mevlana'nın, Şemsi Tebrizi ile şu bir türlü izah olunmayan halvet âlemlerinin ilmi ve tasavvufi manasını, bununla beşeriyetin nasıl irşad olunduğunu, Şemsi Tebrizi Hazretlerinin nasıl ve neden kaybolduğunu, şimdi göğün kaçıncı katında ikamet buyurduğunu anlatıp bizi aydınlatsalar meslek-i kavim-i tasavvufa çok büyük bir hizmette bulunmuş olurlar. Bundan başka Cenabı Mevlana'nın Şemsi Tebrizi Hazretlerine, tıpkı sevilen bir kadına hitap eder tarzda şiirler yazmasının hikmetini ve küçük oğlanı mezesiyle birlikte çağırmanın ne demek olduğunu anlatsalar... (Dindar ve Mutaassıp Hacı Bayanın Türklüğe Hakaretleri - ÖTÜKEN, 1969, Sayı: 64)
.
İslam beynelmilelciliği davası güdenler de hep milliyetçi olduklarını söylerler. Türkçülük bu türlü eksik ve yanlış milliyetçiliklerin hepsini reddeder. (Türkçülük ve Siyaset - Ötüken, 26 Temmuz 1972)
Bunlar da yetmediyse, Atsız'ın dinler hakkındaki görüşünü, oğlu Yağmur Atsız'dan dinleyelim:
"Atsız Müslüman olarak tanımlanamazdı. Onun bu mevzûdaki konumunu bence en iyi ‘lá-dînî’ olarak tavsîf etmek yerinde olur. Evet, ‘Semávî Dinler’le pek başı hoş değildi ama ‘tanrıtanımaz/ateist’ de değildi. Káinátı yaratan bir güce inansa da bu gücün káinátı yaratdıkdan sonra ‘olaylar’a müdáhale etdiğine inanmazdı." (Yağmur Atsız - Atsız'a Dair)
.
Atsız'ın hayatının sonuna doğru, herhalde “hidâyete ererek” Müslümanlığa dönüşü palavradır. Bir kere bu, Atsız'ın karakterine aykırıdır. Onu zerre kadar tanıyanlar bilir ki farz-ı muhâl aklından geçmiş bulunsaydı bile sırf “yaklaşan ölümü hissetti de korkup döneklik etti” dedirtmemek için böyle birşey yapmazdı. Bu lakırdıyı tedâvüle sokanlar muhtemelen “Atsız” adını siyâseten sermâye edinmek isteyenlerdir. (Aksiyon - Mart 2008)
.
"Dindar bir insan olan ve ara sıra namaz da kılan, fakat bazen Zekeriyâ Sofrası (dileği kabul olan kadının 40 çeşit yemek yaparak onu kadınlarla paylaşması) düzenlediği için Atsız tarafından “örtülü putperestlikle” (!) suçlanan Annem Bedriye Hanım ise zevcinin günaha girdiği tezini savunurdu. Bir yaz günü öğle üzeri sofraya koca bir tabak dolusu iri türbe eriği gelince Atsız bu eriklerden esinlenerek “Erik Yanaklı Allah” sözleriyle Anneme takıldı. Annem telaşla “Nihal, çarpılacaksın!” deyince şu unutamadığım karşılığı verdi: “Allâh"ın hiç işi gücü yok da bir hiç mesâbesinde olan benimle uğraşacak öyle mi? Bana bu kadar değer verecekse ne mutlu bana! O vakit razıyım, varsın çarpsın!” (Aksiyon - Mart 2008)
Atsız istismarcısı sentezci müptezeller, tüm bunlara karşılık olarak, yine cehalet abidesi olmaktan ödün vermeyeceklerdir. Bunu yaparken de, düşünceleri apaçık ortada olan Atsız'ın sözlerini kanıt olarak sunma gafletine düşeceklerdir. Kendilerine kanıt yaptıkları sözlerin hepsinin de çok erken tarihlerde söylenmiş olması da ayrı bir gülünçlük, onlar içinse utanç sebebidir. Çünkü önemli olan, insanın son düşünceleridir. Bu İslam'da da böyledir; yaşamı boyunca dine aykırı işler yapmış birisi, can verirken şehadet getirirse, o artık Müslüman'dır. Peki Atsız'ın din hakkındaki son görüşleri ne yöndedir?
Cevabı yukarıda... Tabii okuma konusunda çektiği sıkıntıyla meşhur olan Ülkücüler bunları okur mu, okusalar da anlarlar mı, orasını herhalde Allah(!) bilir.
..
Bunun yanı sıra, gerçeklik değeri olmayan, zamanın şartlarına göre politika icabı sarfedilen sözlerin olması da çok doğaldır. Atsız, bugün Türkçü olduğunu iddia edip, buz gibi Arapçılık yapan sahte Türkçülerin kendisi hakkındaki gülünç iddialarını ta o zamanlardan sezmiş olsa gerek ki, Müslüman olmadığı halde, bazı dönemlerde din hakkında olumlu şeyler yazmasının sebebini yine kendisi açıklamış:
"Komünizme karşı ya milliyetçilikle, yahut dinle durulabilirdi. Bunların ikisini birden kullanmak şüphesiz daha akıllıca olurdu." (Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz)
Ey Atsız'a Müslüman iftirası atarak O'nun kemiklerini sızlatan sentezciler! Yıllardır Türk çocuklarının milli duygularını istismar ederek, kürt teröründen rant sağlayarak varlığınızı devam ettirdiniz. Sizin yüzünüzden tertemiz Türk çocukları milliyetçiliğe düşman oldu. Şimdi de bir kısmınız bizden öğrendikleriyle "Türkçülüğe" merak saldı ve öğrendiklerini de eline yüzüne bulaştırarak Türkçülerin de imajını bozmaya soyundu. Madem öyle, biz de gerçek Türkçüler olarak, gerçek Türkçülüğü ve Türk ulularının fikirlerini çarpıtılmamış halleriyle Türk çocuklarına öğretmeye ve sahtekarlığınızı, istismarcılığınızı ortaya çıkarmaya son hız devam edeceğiz.
Yaşasın "Siyasî, içtimaî mezhebim Türkçülüktür" diyebilen gerçek Türkçüler!
Bu korkakların en kötüleri de Atsız'ın yolunda gittiklerini iddia edenlerdir. Onlar da "Gerçek Atsız"dan korkarlar. Çünkü "Gerçek Atsız", onların kutsal saydıkları her şeyi ayaklar altına almıştır. Atsız'ın din karşıtı olduğu gün gibi ortadayken, O'nun aziz hatırasına saygısızlık ederek "Atsız Müslümandı" derler. Çünkü Atsız'ı kendilerinden ayrı tuttuklarında, sentezci sapık fikirlerinin her açıdan daha da sığlaşacağını bilirler.
Sözde Türkçü, özde ise çapulcu ülkücü olan müptezellere "Gerçek Atsız"ı kendi kaleminden tanıtmaya başlayalım:
Tanrı insan idraki dışındadır. Kur'an, Muhammed'in talimatıdır. Bunun birçok delilleri vardır. Bir tanesi birçok yerinde aya, güneşe, fecre, atların köpüren ağızlarına yemin ve and verilmesidir. Yemini kim eder? İnsan eder ve kendisinden daha üstün bir varlığın adına eder, Tanrı yemin eder mi? Tanrı'dan daha üstün bir varlık olmadığına göre kendi yarattığı aya, güneşe neden yemin etsin? Görülüyor ki bu yeminler Muhammed'in gönlünden ve beyninden doğmadır ve hatta Araplar arasında İslamiyetten önceki zamanların usul ve adabınca edilmektedir. (Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir - ÖTÜKEN, 1970, Sayı: 11 )
.
Kur'an "âlemlerin sahibi olan Tanrı'ya hamdederim" diye başlamaktadır. Belli ki bu söz de Muhammed'indir. Çünkü Tanrı, kendi kendisine hamdetmez. Müfessirler her ne kadar Tanrı "böyle diyin" demek istemiştir yolunda tevillere geçmişlerse de Kur'anın sonundaki küçük sürelerde olduğu gibi, sürenin başına bir "söyle, de ki" hitabını eklemeyi Tanrı düşünmez miydi? (A.g.m)
.
Fakat ey Türk Gençliği, sana soruyorum: Sen Arap Muhammedin mezarını artık bıraktıktan sonra senin Kâbe’n Çanakkale, Sakarya ve Dumlupınar değil midir? (Çanakkale Savaşı - ATSIZ MECMUA, 1932, Sayı: 17) .
.
Din Arab’ın, hukuk sizin, harp Türklüğündür. (Davetiye - 1940)
.
Kumar, içki ve her türlü fuhşiyatla yozlaşmış, karılarını değiştiren ve kız çocuklarını gömecek kadar vahşet gösteren bir toplumda Muhammed'in başka türlü davranmasına imkân yoktu. Onlara korkunç cehennem azapları gösterecek ve dünyada doğrulukla yaşayanlara da öte âlemde köşkler, Kevserler yiyecekler, güzel huri kızları vaad edecekti. (Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir - ÖTÜKEN, 1970, Sayı: 11 )
.
(Yobazlar) Soy soy insanların bir tek Âdem’le Havva dan türediklerine, Âdem’in 1050 yıl yaşadığına, Havva'nın her yıl biri erkek biri kız olmak üzere ikiz evlat doğurduğuna ve bu kardeşleri birbiriyle evlendirdiklerine inanırlar. Bir Sümer masalından çıkan tufan ve Nuh'un gemisi onlarca tarihi bir hakikattir. Hangi Teknik Üniversitesinden mezun olduğu belli olmayan Nuh'un yaptığı o pazarcı kayığına her cins hayvandan birer çiftin girip sığması ve 40 tufan gününde birbirine yemeden uslu uslu oturması da gerçektir vesaire... Şimdi bu kafadaki adamla bir fikir tartışması yapmaktaki trajediyi düşünün. (A.g.m)
.
İslamiyet ırk ve renk tanımazmış. Komünizm de tanımıyor. Amerikan anayasası da tanımıyor ama gerçekte bu fark daima vardır. İslamiyet’in ırk ve renk tanımadığı çağlar bir daha dönmemek üzere geride kalmıştır. Birinci Cihan Savaşında, İslam kardeşlerimiz Araplar'ın İngiliz'lerle birleşerek Türk ordularını nasıl arkadan vurduklarını unutmadık. Bu Arap ihanetinin başında Peygamber soyundan gelen şerifler bulunuyordu ki bunlardan birinin hatıraları Hayat Tarih Mecmuasında tefrika edilmektedir. (A.g.m) .
.
İslamiyet Türkler sayesinde yaşadı ve yükseldi. İslamiyet Türkleri değil, Türkler İslamiyeti yüceltti. Biz İslam olmadan önce de büyüktük. Keramet İslamiyet’te olsaydı her Müslüman millet yükselirdi. Hele tarafımızdan birkaç kere tekrarlandığı gibi İslamiyetten önce büyük devlet olan İran İslam olduktan sonra bugünkü durumuna düşmezdi. (A.g.m)
.
Bilimdeki türlü ilerlemeler geliştikçe kâinatın din kitaplarında yazıldığı gibi altı günde yaratılmadığı, bu oluşumun milyarlarca yüzyılda meydana geldiği, hele insanların 6000 yıl önce yaratılan muhayyel bir Âdem’le hayali bir Havva'dan türemedikleri ispat olunmakta ve ilim artık, kısa ömürlü de olsa canlı hücre yaratacak seviyeye ulaşmış bulunmaktadır.(A.g.m) .
.
İslam düşüncesinde sömürgecilik vardır. Ülkeler fethetmek, bu ülkeyi haraca bağlamak sömürmekten başka bir şey olmadığı gibi bütün beşeriyet de tek ümmet değildir.(A.g.m)
.
Tanrı, ne din kitaplarının anlattığı gibi insan şeklinde, ne de göklerin bir yerindeki tahtının üzerindedir. Onun nasıl olduğunu, ne olduğunu bilmeye imkân yoktur. Olsaydı din bilginleri asırlar boyunca birbirine girmezdi.(A.g.m)
.
Peygamberin, çevresindeki ahlak bozukluğunu görerek çareler aradığını, tedbir düşünmek için dağlara çekilip insanlardan uzakta yaşadığını ve ta eski Mısır'dan gelerek Yahudiler'e geçen "tek Tanrı" fikrini akıl ve duygusuyla kabul ederek Arap putçuluğuna karşı çıktığını görüp anlamak için yobaz olmaya, bir takım masallara inanmaya, eski Sümer'den ve Mısır'dan gelip Yahudiler aracılığı ile öteki milletlere geçen inançları ilahi hakikat diye kabul etmeye lüzum yoktur. (A.g.m)
.
Yahudi krallarını peygamber diye Türk milletine telkin ederek milli mefahiri unutturmak suretiyle İsrailiyyatı hayat ve ahlak sistemi diye öne sürmek milli bir cinayettir.(A.g.m)
.
Muhammed'in de peygamber olmadan önce Kureyş putlarına kurban kestiği ve Halife Ömer'in amcazadesi Zeyd'in kendisini bundan menettiği hakkında İbni- İshak'ın siyer parçalarında bir kayıt bulunduğu gibi (bak: İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, cilt I. s. 126) Peygamber olduktan sonraki "Garanik" meselesi de bütün İslam âleminde meşhurdur ve tevil olarak "Şeytan, peygamberin içine girerek onun adına öyle konuştu" demek gibi çocukça bir tevile başvurulmuştur. Peki, şeytan bu karganmışlığı yaparken "âlim" (= her şeyi bilen), basir (= her şeyi gören) ve habir (= her şeyden haberi olan) Tanrı ne yapıyordu? Görülüyor ki saçma sapan tevillerle beşeri zaafları örtbas etmeye imkân yoktur.(A.g.m)
.
Yedinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık, sosyoloji bakımından Araplar'ın millet haline geçme savaşıdır.(İslam Birliği Kuruntusu Ötüken, 17 Nisan 1964, Sayı: 4)
.
İslam Birliği ve kardeşliği kuruntudur. Dinin baş unsur, olduğu çağlarda bile gerçekleşmemişti. Bundan sonra, araya bu kadar ihanet ve düşmanlık girdikten sonra asla gerçekleşmeyecektir. Gerçekleşecek olan birlik İslam birliği değil, Adalar Denizinden Altayların ötesine kadar Türk birliği olacaktır. (A.g.m)
.
İçki fena ise üzümü neden yarattın? Üzümden içki yapılacağını neden Levh-i Mahfuza yazdın? Son peygamberin arkadaşları namaz kılarken âyetleri yanlış okumasaydı içki yasaklanacak mıydı? Çöldeki Bedevi ile bir kurmay subayın içmesi aynı mıdır? Biri sarhoş olunca her türlü herzeyi söyleyebilir. Öteki sarhoşluğun son merhalesinde bile temkinli ve iradelidir. Küçük bir kızı sevmek günahsa, son peygamber, Ayşe'yi neden sevdi de aldı? (Atsız'ın kendini betimlediği Selim Pusat karakteri, mahkemede peygamber tanıklardan Muhammed ile dalga geçer ve küçük çocukla (Aişe) evlendiği imasında bulunur - Ruh Adam).
.
Ben, yabancı kaynaklı hiçbir fikri benimsemeye tenezzül etmeyecek kadar millî şuur ve gurura malik bir Türküm. Siyasî, içtimaî mezhebim Türkçülüktür. (En Sinsi Tehlike)
.
Şimdi soralım: Atatürk Türkiye'si, Atatürk milliyetçiliği diye her gün leylek gibi laklak eden çeneler jübilesini yapmak için koskoca Türk tarihinde bula bula sapık düşünceli, hasta ruhlu Yunus Emre’yi mi buldular? (Milletleri Ruhlandırmak - ÖTÜKEN, 1971, Sayı: 10)
.
Mesela Cenabı Mevlana'nın, Şemsi Tebrizi ile şu bir türlü izah olunmayan halvet âlemlerinin ilmi ve tasavvufi manasını, bununla beşeriyetin nasıl irşad olunduğunu, Şemsi Tebrizi Hazretlerinin nasıl ve neden kaybolduğunu, şimdi göğün kaçıncı katında ikamet buyurduğunu anlatıp bizi aydınlatsalar meslek-i kavim-i tasavvufa çok büyük bir hizmette bulunmuş olurlar. Bundan başka Cenabı Mevlana'nın Şemsi Tebrizi Hazretlerine, tıpkı sevilen bir kadına hitap eder tarzda şiirler yazmasının hikmetini ve küçük oğlanı mezesiyle birlikte çağırmanın ne demek olduğunu anlatsalar... (Dindar ve Mutaassıp Hacı Bayanın Türklüğe Hakaretleri - ÖTÜKEN, 1969, Sayı: 64)
.
İslam beynelmilelciliği davası güdenler de hep milliyetçi olduklarını söylerler. Türkçülük bu türlü eksik ve yanlış milliyetçiliklerin hepsini reddeder. (Türkçülük ve Siyaset - Ötüken, 26 Temmuz 1972)
Bunlar da yetmediyse, Atsız'ın dinler hakkındaki görüşünü, oğlu Yağmur Atsız'dan dinleyelim:
"Atsız Müslüman olarak tanımlanamazdı. Onun bu mevzûdaki konumunu bence en iyi ‘lá-dînî’ olarak tavsîf etmek yerinde olur. Evet, ‘Semávî Dinler’le pek başı hoş değildi ama ‘tanrıtanımaz/ateist’ de değildi. Káinátı yaratan bir güce inansa da bu gücün káinátı yaratdıkdan sonra ‘olaylar’a müdáhale etdiğine inanmazdı." (Yağmur Atsız - Atsız'a Dair)
.
Atsız'ın hayatının sonuna doğru, herhalde “hidâyete ererek” Müslümanlığa dönüşü palavradır. Bir kere bu, Atsız'ın karakterine aykırıdır. Onu zerre kadar tanıyanlar bilir ki farz-ı muhâl aklından geçmiş bulunsaydı bile sırf “yaklaşan ölümü hissetti de korkup döneklik etti” dedirtmemek için böyle birşey yapmazdı. Bu lakırdıyı tedâvüle sokanlar muhtemelen “Atsız” adını siyâseten sermâye edinmek isteyenlerdir. (Aksiyon - Mart 2008)
.
"Dindar bir insan olan ve ara sıra namaz da kılan, fakat bazen Zekeriyâ Sofrası (dileği kabul olan kadının 40 çeşit yemek yaparak onu kadınlarla paylaşması) düzenlediği için Atsız tarafından “örtülü putperestlikle” (!) suçlanan Annem Bedriye Hanım ise zevcinin günaha girdiği tezini savunurdu. Bir yaz günü öğle üzeri sofraya koca bir tabak dolusu iri türbe eriği gelince Atsız bu eriklerden esinlenerek “Erik Yanaklı Allah” sözleriyle Anneme takıldı. Annem telaşla “Nihal, çarpılacaksın!” deyince şu unutamadığım karşılığı verdi: “Allâh"ın hiç işi gücü yok da bir hiç mesâbesinde olan benimle uğraşacak öyle mi? Bana bu kadar değer verecekse ne mutlu bana! O vakit razıyım, varsın çarpsın!” (Aksiyon - Mart 2008)
Atsız istismarcısı sentezci müptezeller, tüm bunlara karşılık olarak, yine cehalet abidesi olmaktan ödün vermeyeceklerdir. Bunu yaparken de, düşünceleri apaçık ortada olan Atsız'ın sözlerini kanıt olarak sunma gafletine düşeceklerdir. Kendilerine kanıt yaptıkları sözlerin hepsinin de çok erken tarihlerde söylenmiş olması da ayrı bir gülünçlük, onlar içinse utanç sebebidir. Çünkü önemli olan, insanın son düşünceleridir. Bu İslam'da da böyledir; yaşamı boyunca dine aykırı işler yapmış birisi, can verirken şehadet getirirse, o artık Müslüman'dır. Peki Atsız'ın din hakkındaki son görüşleri ne yöndedir?
Cevabı yukarıda... Tabii okuma konusunda çektiği sıkıntıyla meşhur olan Ülkücüler bunları okur mu, okusalar da anlarlar mı, orasını herhalde Allah(!) bilir.
..
Bunun yanı sıra, gerçeklik değeri olmayan, zamanın şartlarına göre politika icabı sarfedilen sözlerin olması da çok doğaldır. Atsız, bugün Türkçü olduğunu iddia edip, buz gibi Arapçılık yapan sahte Türkçülerin kendisi hakkındaki gülünç iddialarını ta o zamanlardan sezmiş olsa gerek ki, Müslüman olmadığı halde, bazı dönemlerde din hakkında olumlu şeyler yazmasının sebebini yine kendisi açıklamış:
"Komünizme karşı ya milliyetçilikle, yahut dinle durulabilirdi. Bunların ikisini birden kullanmak şüphesiz daha akıllıca olurdu." (Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz)
Ey Atsız'a Müslüman iftirası atarak O'nun kemiklerini sızlatan sentezciler! Yıllardır Türk çocuklarının milli duygularını istismar ederek, kürt teröründen rant sağlayarak varlığınızı devam ettirdiniz. Sizin yüzünüzden tertemiz Türk çocukları milliyetçiliğe düşman oldu. Şimdi de bir kısmınız bizden öğrendikleriyle "Türkçülüğe" merak saldı ve öğrendiklerini de eline yüzüne bulaştırarak Türkçülerin de imajını bozmaya soyundu. Madem öyle, biz de gerçek Türkçüler olarak, gerçek Türkçülüğü ve Türk ulularının fikirlerini çarpıtılmamış halleriyle Türk çocuklarına öğretmeye ve sahtekarlığınızı, istismarcılığınızı ortaya çıkarmaya son hız devam edeceğiz.
Yaşasın "Siyasî, içtimaî mezhebim Türkçülüktür" diyebilen gerçek Türkçüler!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)