Bir süredir, ‘İslam barış gücü’ diye bir oluşum öneriliyor. Libya’da NATO müdahalesi ve ardındaki gizlenen kaynak paylaşım savaşlarının ortaya döküldüğü, Suriye’de benzer bir senaryonun nabzının yoklandığı son günlerde, bu kavram veya öneri daha fazla gündeme gelmeye başladı. İlk bakışta, Batı emperyalizmine karşı tepki olarak anlamlı bir girişim gibi duran bu öneri, aslında son derece sorunlu ve ciddi bir tartışmayı gerektiriyor.
Öncelikle, zaten Batılı ülkeler, müslüman ülkelere doğrudan müdahale işine bulaşmaktan artık çekinir oldular. Libya’ya müdahale gündeme geldiğinde, Britanya Başbakan’ı Cameron’ın danışmanının, ‘Keşke Mısır ve Tunus müdahale edebilseydi’ dediğini daha önce yazmıştım. Bu arada, Libya hava sahasını kapatma talebini meşrulaştıran ilk BM kararının çağrısını Arap Ligi’nin yapmasına özen gösterildiğini hatırlayalım. Daha sonra, iş müdahaleye varınca, Arap ülkelerinden sadece BAE ve Katar yola devam etti, gerisi arka plana çekildi. Suriye’de de başrolü Türkiye’nin oynamasının istendiğini biliyoruz.
Nasıl bir güç olacak?
İkincisi, ‘İslam Barış Gücü’ denilen oluşum gündeme gelirse, nasıl bir oluşum ve müdahale gücü olacak? Herhalde bir ‘yardım kuruluşu’ndan bahsetmiyoruz. Müslüman ülkeler nasıl yekvücut biçimde örgütlenecekler, kim, ne adına bir ülkeye müdahale edecek? Bu noktada, ‘Güçlü olan müslüman ülkeler’in başı çekmesi gündeme geliyor. ‘Güçlü müslüman ülke’den kasdedilen herhalde Türkiye. Bu, neo-Osmanlı hayali değilse nedir? Yok o değil, İslam ortak paydasında işbirliği söz konusu olacaksa, bu Batı emperyalizminin yerini müslüman ülkelerin emperyalizminin almasından başka bir şey değil mi? Dış müdahaleleri yapan kim olursa olsun, işin içine bin bir çıkar hesabı girmeyecek mi, girmeyebilir mi? Müdahale edilen ülkelerde, sorunların, kendi toplumlarının demokratik işleyişi içinde çözülmeyip, İslam adına müdahale edenler tarafından çözülmesi nasıl bir anlayıştır? Böyle bir oluşumun, ‘ülkelerin iç işlerinde çıkan anlaşmazlıklar için de devreye girmesi’ni düşünenler bile olduğuna göre, demokrasi tamamen rafa kalkacak demektir. Hangi İslam ülkeleri, hangi meşruiyetle, hangi İslam anlayışı adına birbirlerinin işlerine karışacak?
Militarizmle baş edilebilir mi?
Türkiye’de muhafazakar kesimin militarizmle mücadele ettiği hayaline kapılanların, bu çevrenin, ordunun laiklik eksenli vesayet anlayışından uzaklaşması durumunda, militarizmle sorunları olmadığını görmeleri gerekiyor. Başı secde gören bir Genelkurmay Başkanı ve böylece milletin değerleri ile barışık bir ordunun gücünü desteklemek anlayışı açıkça ifade ediliyor. Zaten emperyal heveslere kapılan bir ülkede, militarizmle baş edilmez. Bir militarist anlayışın yerini bir başkası alır o kadar.
Demokrasinin baş düşmanı
‘Milli çıkarlarımız’ söylemi ile demokrasimiz yeterince yara almışken, şimdi bir de belli ki ‘uluslararası vazifelerimiz’ söylemi ile karşı karşıya kalmamız söz konusu olacak. ‘Zaten etrafımız düşmanlar ile çevrili, birlik ve beraberliğimizi bozmayalım’ söyleminin yerini, ‘müslüman dostlarımıza karşı bunca vazifemiz varken, çatlak ses çıkmasın’ söylemi, ‘milli çıkar’ın yerini ‘tüm İslam aleminin çıkarları’ alacak. Böyle bir durumda, demokrasiden söz etmek hiç mümkün olmaz. Hele işin içine, ‘müslüman dünyada fesat çıkaranlar’ söylemi katılırsa, ki bu çerçevede katılmaması imkansızdır, siyasi muhalefet kısa yoldan ‘fesat’ diye yaftalanıp, kapalı rejim anlayışı alır başını gider. O nedenle, dış politika tasavvurları, aslında iç politika tasavvurlarından bağımsız düşünülmez ve emperyal hevesler demokrasinin baş düşmanlarıdır.
8 Eylül 2011 Perşembe
‘İslam ve Sosyalizm’
Emek ve Adalet Platformu’ adı altında birleşen bir grup, ramazan boyunca, israfı, gösterişi kınamak üzere, lüks otel iftarlarına karşı, o otellerden bazılarının civarında iftar toplantıları yaptılar. Bu girişimin ilk başarısı, iktidar partisinden lüks iftarlara karşı uyarının ifade edilmesi oldu. Bu kadarı çok büyük, çok önemli bir başarı sayılmayabilir, konu derindir ama, yine de ‘fena mı oldu, bu konuda bir duyarlık gündeme geldi’ demek gerekmez mi?
Tabii destekleyeni de oldu, ama bu kadar halis bir girişim bile birçoklarının, her türden karalamalarına hedef olmaktan kurtulamadı. Bu gençlere, ‘Müslüman Kemalist’ hatta ‘ulusalcı’ diyen mi ararsınız, psikolojik hastalık teşhisi koyan mı, sosyalizm ‘günah’ına bulaşma uyarısı yapan mı, ‘Müslümanları fakir bırakmak istiyorlar’ diyen mi, denmedik şey kalmadı. Kapitalizmle barışık bunca Müslüman varken, sosyalizme gönderme yapan bir girişimin bunca hücuma uğraması anlaşılır gibi değil. Veya bir başka açıdan bakarsak çok anlaşılır bir şey.
Kırmızı görmüş boğa tesiri
Ruhunu kapitalizme teslim edenlerin en korktuğu şey, adaletten, eşitlikten, paylaşımdan, mazlumdan söz edenler, bu değerleri hatırlatanlardır. Kapitalizmin en korktuğu şey, bırakın sosyalizmi, insanı insan yapan değerlerin insanlığın gündemine gelmesidir. Özellikle de ‘eşitlik’ kavramı, kırmızı görmüş boğa tesiri yapar. Çünkü, ‘adalet’ kavramı etrafından dolaşmak, eşitsizliği haklılaştırmak istikametinde ilerleyebilir, ilerlemiştir. Çağdaş liberalizm söylemi eşitliğe karşı adaleti öne çıkarır. Egemenlerin İslam’ı ve egemen Müslümanlar, ısrarla aynı şeyi yapar. Ardından, bir yandan, ‘paylaşma’yı ‘sadaka’ya indirgemenin, diğer yandan, açgözlülüğün, zenginleşmenin, meşrulaştırmanın bir hesabı gelir. Akıllar bu yönde çalışır, diller bu yöne döner.
‘Eşitlik’ kavramı, kuşkusuz sorunlu bir kavramdır ama diğer tüm kavramlar gibi ve sadece diğerleri kadar. Liberalizm ve sosyalizm kuramları, eşitlik, adalet, özgürlük gibi temel kavramların tanımları, imkânları üzerine ilerleyen tartışmalardan ibarettir. İslam referanslı siyasal-kuramsal söylemler ‘eşitlik’ kavramını, baştan es geçmeye eğilimlidir. Bu eğilimin kalkış noktası da sanıldığı gibi teolojik-kuramsal ve derinlikli değil, ‘komünizmle mücadele’ geçmişinin, İslam dünyasının Soğuk Savaş deneyiminin sığ mirasıdır.
Herkesin eşitlendiği an...
Düşüncelerini, tavrını önemsediğim ilahiyatçı yazar İhsan Eliaçık, Emek ve Adalet Platformu’na verdiği destek çerçevesinde bir dizi söyleşi yaptı. Bunlardan birinde, ‘iftar’ın, ‘matematiksel eşitliğe’ gönderme yapan anlamından söz etti. ‘Zengin, fakir, okumuş, cahil herkesin eşitlendiği an’a dikkat çekti. Biliyorsunuz, ‘mutlak eşitlik’ vurgusu insanlığın en korktuğu ve hep kaçtığı şeydir. Oysa, çetrefilli bir mesele olmasına, eşitlik yerine adaleti koyarak bu sorundan kaçma çabasına karşın, hayat bizi sıklıkla bu insan gerçeği ile yüzleştirir. Eşitlik ve hatta matematiksel, ‘mutlak eşitlik’ gerçeği, hayatımız boyunca, en sert eşiklerde kendini hatırlatır, bizi uyarır. Nihayetinde hayatın en temel meselesi, Camus’nün hatırlattığı gibi, ‘ölüm’dür ve ölüm en büyük mutlak eşitlik uyarısı, hatırlatıcısıdır. İnsan gerçeğinden kaçışın en uç noktası ölümsüzlüğe yeltenmektir ve en büyük ‘şirk’tir
Tabii destekleyeni de oldu, ama bu kadar halis bir girişim bile birçoklarının, her türden karalamalarına hedef olmaktan kurtulamadı. Bu gençlere, ‘Müslüman Kemalist’ hatta ‘ulusalcı’ diyen mi ararsınız, psikolojik hastalık teşhisi koyan mı, sosyalizm ‘günah’ına bulaşma uyarısı yapan mı, ‘Müslümanları fakir bırakmak istiyorlar’ diyen mi, denmedik şey kalmadı. Kapitalizmle barışık bunca Müslüman varken, sosyalizme gönderme yapan bir girişimin bunca hücuma uğraması anlaşılır gibi değil. Veya bir başka açıdan bakarsak çok anlaşılır bir şey.
Kırmızı görmüş boğa tesiri
Ruhunu kapitalizme teslim edenlerin en korktuğu şey, adaletten, eşitlikten, paylaşımdan, mazlumdan söz edenler, bu değerleri hatırlatanlardır. Kapitalizmin en korktuğu şey, bırakın sosyalizmi, insanı insan yapan değerlerin insanlığın gündemine gelmesidir. Özellikle de ‘eşitlik’ kavramı, kırmızı görmüş boğa tesiri yapar. Çünkü, ‘adalet’ kavramı etrafından dolaşmak, eşitsizliği haklılaştırmak istikametinde ilerleyebilir, ilerlemiştir. Çağdaş liberalizm söylemi eşitliğe karşı adaleti öne çıkarır. Egemenlerin İslam’ı ve egemen Müslümanlar, ısrarla aynı şeyi yapar. Ardından, bir yandan, ‘paylaşma’yı ‘sadaka’ya indirgemenin, diğer yandan, açgözlülüğün, zenginleşmenin, meşrulaştırmanın bir hesabı gelir. Akıllar bu yönde çalışır, diller bu yöne döner.
‘Eşitlik’ kavramı, kuşkusuz sorunlu bir kavramdır ama diğer tüm kavramlar gibi ve sadece diğerleri kadar. Liberalizm ve sosyalizm kuramları, eşitlik, adalet, özgürlük gibi temel kavramların tanımları, imkânları üzerine ilerleyen tartışmalardan ibarettir. İslam referanslı siyasal-kuramsal söylemler ‘eşitlik’ kavramını, baştan es geçmeye eğilimlidir. Bu eğilimin kalkış noktası da sanıldığı gibi teolojik-kuramsal ve derinlikli değil, ‘komünizmle mücadele’ geçmişinin, İslam dünyasının Soğuk Savaş deneyiminin sığ mirasıdır.
Herkesin eşitlendiği an...
Düşüncelerini, tavrını önemsediğim ilahiyatçı yazar İhsan Eliaçık, Emek ve Adalet Platformu’na verdiği destek çerçevesinde bir dizi söyleşi yaptı. Bunlardan birinde, ‘iftar’ın, ‘matematiksel eşitliğe’ gönderme yapan anlamından söz etti. ‘Zengin, fakir, okumuş, cahil herkesin eşitlendiği an’a dikkat çekti. Biliyorsunuz, ‘mutlak eşitlik’ vurgusu insanlığın en korktuğu ve hep kaçtığı şeydir. Oysa, çetrefilli bir mesele olmasına, eşitlik yerine adaleti koyarak bu sorundan kaçma çabasına karşın, hayat bizi sıklıkla bu insan gerçeği ile yüzleştirir. Eşitlik ve hatta matematiksel, ‘mutlak eşitlik’ gerçeği, hayatımız boyunca, en sert eşiklerde kendini hatırlatır, bizi uyarır. Nihayetinde hayatın en temel meselesi, Camus’nün hatırlattığı gibi, ‘ölüm’dür ve ölüm en büyük mutlak eşitlik uyarısı, hatırlatıcısıdır. İnsan gerçeğinden kaçışın en uç noktası ölümsüzlüğe yeltenmektir ve en büyük ‘şirk’tir
İsrail ve Kürt meselesi
İsrail ile yaşanan gerginlik, Kürt meselesi ile en kötü biçimde ilişkilendirilmeye başlandı. ‘PPK, İsrail’in taşeronu’ manşetleri, 90’lı yıllarda tedavülde olan, PKK-ASALA ilişkisi kurma mantığının bir benzeri. Hatırlarsanız, geçmişte, milliyetçi çevreler PKK militanlarının aslında ‘Ermeni’ olduğunu ileri sürerlerdi.
O devirde, PKK’ya karşı İsrail ile istihbarat paylaşımı ve nihayetinde Öcalan’ın MOSSAD işbirliği ile teslim edilmesi hiç sorun değildi. Bu ülkede yaşayanlar, PKK sorununu, Kürt meselesinde demokratik adımlar atarak çözmek yerine, ABD, İsrail ittifakları ile ezip, bitirmek yolunu yadırgamıyordu. Şimdi, yine PKK sorunu, bu kez farklı biçimde, bir ‘dış mesele’ olarak görülmeye devam ediyor. Bırakın İsrail’i, İran ve Suriye’nin PKK kartından faydalanması söz konusu oluyor.
Kürt meselesini demokratik yollar ile çözme mantığı yerine, PKK’ya karşı gerek İsrail, gerekse İran ve Suriye ile ittifak edildiği sürece sorun yok. Kendi devletlerinin başka ülkeler ile sindirme ittifaklarına girmesine karşı Kürtler neler hissetti düşünen de yok. PKK militanlarının ‘İranlı’ ve ‘Suriyeli’ olduğu ilan edilirken, PKK’lıların çoğunun Türkiye vatandaşı olduğu unutuluyor. Takdir edersiniz ki, İranlı ve Suriyeli olduğunun altı çizilen militanlar, İranlı veya Suriyeli olarak değil, Kürtlük ortak paydasında hareket ediyor.
Bölgesel çatışmaların tırmanma sürecinde, PKK’nın yeni ittifak ilişkileri kurmaya girişmesi söz konusu olabilir. Ancak ben İran-Suriye ekseninin de, İsrail’in de Türkiye’den intikam almak için, hızlıca PKK destekçisi kesileceğini de, PKK’nın da, bu tür ittifaklara balıklama atlayacağını da düşünmüyorum. Bölgesel denge ve ittifaklar çok daha karmaşık bir çerçevede seyrediyor. Bu iddialar aklı başında analizlerden ziyade fazlasıyla ‘propaganda’ niteliğinde gibi görünüyor.
Bu propaganda dili iki açıdan son derece tehlikeli. Birincisi, Kürt meselesi gibi devasa bir iç sorunu PKK sorununa ve onu da dış dengeler çerçevesine sıkıştırmak gibi, sorunu çözmekten uzağa düşen bir mantığa oturtulması tehlikesi. İkincisi, Türkiye’nin diğer tüm otoriter Ortadoğu ülkeleri gibi her sorunu ‘İsrail karşıtlığı’ parantezine sıkıştırma yoluna girmesi tehlikesi. Aslı Aydıntaşbaş, dünkü yazısında, isabetle bu soruna işaret etti.
Dahası, hepimiz biliyoruz ki, bölgede İsrail karşıtlığı çoktan İsrail’in politikalarına karşıtlıktan ‘anti-semitizm’e savrulmuş vaziyette. Libya’nın muhalif hareketi bile, duvar yazılarında, Kaddafi’yi, ‘Yahudi’ diye nitelendirmeye başlamış vaziyette. Mesele, İsrail’i eleştirmekle sınırlı değil, her taşın altında, Yahudi lobisi, Yahudi komplosu arama anlayışı tüm İslam coğrafyasında son derece yaygın bir anlayış.
Ben öteden beri, Türkiye’de de, anti-semitik bir anlayışın yaygınlaşması tehlikesi olduğu konusunda yazar çizerim. Muhafazakâr sağ çevrenin anti-semitik yaklaşımının tarihi eskidir, bu akıma son zamanlarda ulusalcı çevreler de katılmıştı. Ne yazık ki, bu ülkede, sağcısıyla, solcusuyla, bu konuda duyarlı çok az insan var, çok az ses çıkıyor. Oysa, anti-semitizm, Yahudileri sevmek/sevmemek gibi sıradan bir konu değildir, ‘bizim de Yahudi komşumuz vardı’ diye geçiştirilecek mesele hiç değildir. Anti-semitizm, modern tarih ve siyaseti otoriter okuma biçimlerinin ortak paydalarından biridir ve doğrudan bir demokrasi meselesidir. İsrail’i sonuna kadar eleştirmek başka şey, her sorunu İsrail veya Yahudiliğe bağlamak başka şeydir. Bu anlayışın hâkim olduğu yerde, her sorun ve hatta muhalefet ‘İsrail’in uzantısı’ olmakla itham edilir, kamuoyu nezdinde mahkûm edilmesi kolaylaşır. Böyle bir ortamda demokrasiden söz edilemez.
En kötüsü, Kürt meselesinin çok zor bir döneme girdiği bir ortamda, Kürt meselesini, İsrail/Yahudi karşıtlığı çerçevesine sokma girişimidir. Doğrusu beni kaygılandıran İsrail ile ilişkilerin bozulması değil, bu sürecin iç siyasetteki yansımaları çok daha önemli diye düşünüyorum.
O devirde, PKK’ya karşı İsrail ile istihbarat paylaşımı ve nihayetinde Öcalan’ın MOSSAD işbirliği ile teslim edilmesi hiç sorun değildi. Bu ülkede yaşayanlar, PKK sorununu, Kürt meselesinde demokratik adımlar atarak çözmek yerine, ABD, İsrail ittifakları ile ezip, bitirmek yolunu yadırgamıyordu. Şimdi, yine PKK sorunu, bu kez farklı biçimde, bir ‘dış mesele’ olarak görülmeye devam ediyor. Bırakın İsrail’i, İran ve Suriye’nin PKK kartından faydalanması söz konusu oluyor.
Kürt meselesini demokratik yollar ile çözme mantığı yerine, PKK’ya karşı gerek İsrail, gerekse İran ve Suriye ile ittifak edildiği sürece sorun yok. Kendi devletlerinin başka ülkeler ile sindirme ittifaklarına girmesine karşı Kürtler neler hissetti düşünen de yok. PKK militanlarının ‘İranlı’ ve ‘Suriyeli’ olduğu ilan edilirken, PKK’lıların çoğunun Türkiye vatandaşı olduğu unutuluyor. Takdir edersiniz ki, İranlı ve Suriyeli olduğunun altı çizilen militanlar, İranlı veya Suriyeli olarak değil, Kürtlük ortak paydasında hareket ediyor.
Bölgesel çatışmaların tırmanma sürecinde, PKK’nın yeni ittifak ilişkileri kurmaya girişmesi söz konusu olabilir. Ancak ben İran-Suriye ekseninin de, İsrail’in de Türkiye’den intikam almak için, hızlıca PKK destekçisi kesileceğini de, PKK’nın da, bu tür ittifaklara balıklama atlayacağını da düşünmüyorum. Bölgesel denge ve ittifaklar çok daha karmaşık bir çerçevede seyrediyor. Bu iddialar aklı başında analizlerden ziyade fazlasıyla ‘propaganda’ niteliğinde gibi görünüyor.
Bu propaganda dili iki açıdan son derece tehlikeli. Birincisi, Kürt meselesi gibi devasa bir iç sorunu PKK sorununa ve onu da dış dengeler çerçevesine sıkıştırmak gibi, sorunu çözmekten uzağa düşen bir mantığa oturtulması tehlikesi. İkincisi, Türkiye’nin diğer tüm otoriter Ortadoğu ülkeleri gibi her sorunu ‘İsrail karşıtlığı’ parantezine sıkıştırma yoluna girmesi tehlikesi. Aslı Aydıntaşbaş, dünkü yazısında, isabetle bu soruna işaret etti.
Dahası, hepimiz biliyoruz ki, bölgede İsrail karşıtlığı çoktan İsrail’in politikalarına karşıtlıktan ‘anti-semitizm’e savrulmuş vaziyette. Libya’nın muhalif hareketi bile, duvar yazılarında, Kaddafi’yi, ‘Yahudi’ diye nitelendirmeye başlamış vaziyette. Mesele, İsrail’i eleştirmekle sınırlı değil, her taşın altında, Yahudi lobisi, Yahudi komplosu arama anlayışı tüm İslam coğrafyasında son derece yaygın bir anlayış.
Ben öteden beri, Türkiye’de de, anti-semitik bir anlayışın yaygınlaşması tehlikesi olduğu konusunda yazar çizerim. Muhafazakâr sağ çevrenin anti-semitik yaklaşımının tarihi eskidir, bu akıma son zamanlarda ulusalcı çevreler de katılmıştı. Ne yazık ki, bu ülkede, sağcısıyla, solcusuyla, bu konuda duyarlı çok az insan var, çok az ses çıkıyor. Oysa, anti-semitizm, Yahudileri sevmek/sevmemek gibi sıradan bir konu değildir, ‘bizim de Yahudi komşumuz vardı’ diye geçiştirilecek mesele hiç değildir. Anti-semitizm, modern tarih ve siyaseti otoriter okuma biçimlerinin ortak paydalarından biridir ve doğrudan bir demokrasi meselesidir. İsrail’i sonuna kadar eleştirmek başka şey, her sorunu İsrail veya Yahudiliğe bağlamak başka şeydir. Bu anlayışın hâkim olduğu yerde, her sorun ve hatta muhalefet ‘İsrail’in uzantısı’ olmakla itham edilir, kamuoyu nezdinde mahkûm edilmesi kolaylaşır. Böyle bir ortamda demokrasiden söz edilemez.
En kötüsü, Kürt meselesinin çok zor bir döneme girdiği bir ortamda, Kürt meselesini, İsrail/Yahudi karşıtlığı çerçevesine sokma girişimidir. Doğrusu beni kaygılandıran İsrail ile ilişkilerin bozulması değil, bu sürecin iç siyasetteki yansımaları çok daha önemli diye düşünüyorum.
Der Spiegel'den şike analizi
Almanya’nın Der Spiegel dergisi internet sitesinde ilginç bir analize yer verdi. Türk futbolunun devlerinden Fenerbahçe’nin şike ve manipülasyonla sarsıldığı belirtilen analizde kulübün geleceğinin büyük bir belirsizliğe sürüklendiği ve tüm bunların arkasında siyasi bir gücün olduğu vurgulandı.İŞTE O YAZI;
Burada sadece futbol oynanmıyor
Türk futbolunu domine eden Fenerbahçe, eşi benzeri görülmemiş şike skandalıyla sarsıldı. Sezonun başlamasına kısa bir süre kala geleceğine dair hiçbir fikri yok. Taraftarları, yaşanan süreci bir komplo olarak görürken, gözlemciler Kulüp başkanının tutuklanmasında siyasi güçlerin etkisi olduğunu düşünüyor.
Bir an için Türk futbolu herşeyi unutup Kazakistan maçında yine kenetlendi. 96 dakika oynanan Avrupa Şampiyonası grup eleme maçında Kazakistan’a karşı 1-1 devam eden karşılaşmayı yine bir zafer öyküsüne dönüştürmek için uğraşan Türkler, aradığı golü son dakikada rakip kaleye 18 metre mesafeden kullandığı atışı gole çeviren orta saha oyuncusu Arda Turan’la buldu.
Türkler bir kez daha başarmıştı. Yazıları yazılan maçı bir kez daha son saniyede çevirmeyi başardılar. Bu gol bir an Euro2008’de son dakika golleriyle dikkat çeken olağanüstü Milli takımı anımsattı. Arda Turan’da bu golüyle Türk futbolu üzerindeki gölgeleri bir anlığına olsa bile araladı.
Ama bu rahatlama sadece birgün sürdü. Gazetelerde yine manşetlerini yine Türk-İsrail anlaşmazlığı, Kürt sorunu gibi meseler kaplarken, futbol yorumcusu Bağış Erten “şike skandalının bulaştığı Türk Futbolunun temizlenmesi yıllarca sürebilir. Türkiye Süper ligi yani Türkiyenin birinci futbol liginde yaşanan şike skandalı.”
Hiçbir kurum Fenerbahçeden büyük değil..
En az 19 maçta hakemlerin ve futbolcuların şike yaptığı iddia ediliyor. Olayların merkezinde ise İstanbul takımı Fenerbahçe ve onun başkanı Aziz Yıldırım.
İnanılması zor bir şekilde Fenerbahçe..Türkiye’de hiçbir kulüp Fenerbahçe’den büyük değil. Türkiye’nin kurucusu Atatürk, bu kulübün taraftarı. Şimdiki başbakan da taraftarı. UEFA’nın Savcı’dan aldığı bilgilere istinaden baskı yaptığı Türkiye Futbol Federasyonu, Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’nden men etti. Kulübün, alınan bu karar ve uygulamaya karşı Uluslararası Spor Mahkemisine dava açmasına rağmen sezonun başlamasına birkaç gün kala geleceği hakkındaki belirsizlik sürüyor.
Kızgın Fenerbahçe taraftarı geçen haftalar içinde İstanbul’da yürüyüşler düzenledi. Boğaz Köprüsünde trafiği felç etti ve ateş yaktı. Haksızlığa uğradığını düşünen taraftarlar, olayların komplo olduğunu düşünüyor. Kendileriyle beraber birçok kulübün hatta ezeli rakipleri Beşiktaş’ın bile suçlandığını ancak sadece Fenerbahçenin cezalandırıldığını düşünüyorlar.
Aziz Yıldırım bunu toplumdaki etkisini arttırmak için kullandı. Yıllar boyunca Türk futbolu içinde dönen yolsuzluk ve rüşvet iddiaları gündemdeydi. 2005 Yılında Türk parlementosu futbolda şike olaylarını ve yasadışı bahis olaylarını araştırması için bir komisyon kurdu. Ahmet Dinçer, Antalyaspor eski Teknik Direktörü’nün “kendisine teklif edilen rüşvet parasında dokuz veya on kulübün dahil olduğu” itirafından yola çıkan komisyonun Başkan yardımcısı Ahmet Ersin’in “Mevcut bilgilere göre futbol mafya için bir cennet” açıklaması dikkat çekici.
Politikacılar bugüne kadar yaşananları kamufle etti. Peki şimdi niye kamufle etmiyor?
Fenerbahçe başkanı Yıldırım herhangi birisi değil. Vefat eden dayısı Faruk Yalçın, Forbes dergisinin dünyaya hükmeden 1000 zengin listesinde yer alıyordu. Yıldırım’da inşaat firması sayesinde özellikle yaptığı askeri üslerle milyonlar kazanıyor. Zengin olmak onu hiçbir zaman hoşnut etmedi. Dayısı özel bir hayvanat bahçesiyle meşgul olurken, Yıldırım güçlü olmayı düşündü. Türkiye’de ise güce giden en kestirme yol futboldu...
1998 yılında Fenerbahçe’ye başkan oldu. Mağazalar zinciri, kulübü borsaya açma, kendi televizyon kanalını kurması ve çalışmalarıyla Fenerbahçe’yi tek başına ayakta duran bir kurum yaptı. Kısa sürede bu kulübe büyük saygınlık kazandırdı. Daha sonra Roberto Carlos gibi oyuncuları, Daum gibi çalıştırıcıları getirdi.
Politika Fenerbahçeyi düşürdü..
Aynı zamanda yasadışı silah kaçakçılığı ve mafya ile olan ilişkileri söylenti olarak yayılan Aziz Yıldırım, tutuklandığı güne kadar Türkiye’de “dokunulamazlar” listesinin başında yer alıyordu. Türkiye’de üç büyük kulübe başkanlık yapanların, bakanlardan ve siyasilerden daha güçlü olduğu söylenir. Aziz Yıldırım’ın tutuklanmasıyla bu savın düşmesi düşündürücüdür.
Gözlemcilere göre skandalın arkasında politik bir güç var. Daha doğrusu bir güç savaşı. Laik askeri kanatla, iktidarda olan muhafazakar islamcı eğilimin savaşı. Yıldırım’ın ailesi aseri kanada yakın. Erdoğan bu yüzden mi tutuklanmasını istedi? Spor gazeticisi Erten’e göre “böyle bir soruşturmanın arkasında siyasilerin olmamasını düşünmek imkansız. Eğer arkanızda hükümet desteği yoksa Aziz Yıldırım gibi isimlerin üzerine gidemezsiniz”. Aynı şekilde AKP milletvekili Şamil Tayyar’ın “burada mesele sadece futbol değil” sözleri ilginç.
Bağış Erten, savcının “temiz kramponlar” diye isimlendirdiği operasyonun her geçen gün sadece bir takım üzerine yoğunlaşmasının Türk futbolunu temizleyeceğine inanmıyor. Ve ekliyor. Bütün bu skandallardan kazançlı çıkan tek takım Trabzonspor. Ligi ikinci bitirmesine rağmen Şampiyonlar Ligi’ne alındı, fakat onlarda bu soruşturma kapsamında şike yaptığı iddiasıyla şüpheli.
Karadeniz kıyılarında yer alan Trabzon’un kulübü, siyasi bağlantılarıyla dikkat çekiyor. 2004 yılındaki yerel seçimlerde bozguna uğrayan Recep Tayyip Erdoğan’ın, yayınlanan Wikileaks belgelerinde bu hezimetten sonra Karadeniz kulübüne kendisine ait devlet kasasından birkaç milyon dolar yardım yaptığı söyleniyor. Bu iş için görevlendirdiği Faruk Özak aracılığıyla bu sezonda yine bu kulübe maddi yardımlar yaptığı söyleniyor.
Burada sadece futbol oynanmıyor
Türk futbolunu domine eden Fenerbahçe, eşi benzeri görülmemiş şike skandalıyla sarsıldı. Sezonun başlamasına kısa bir süre kala geleceğine dair hiçbir fikri yok. Taraftarları, yaşanan süreci bir komplo olarak görürken, gözlemciler Kulüp başkanının tutuklanmasında siyasi güçlerin etkisi olduğunu düşünüyor.
Bir an için Türk futbolu herşeyi unutup Kazakistan maçında yine kenetlendi. 96 dakika oynanan Avrupa Şampiyonası grup eleme maçında Kazakistan’a karşı 1-1 devam eden karşılaşmayı yine bir zafer öyküsüne dönüştürmek için uğraşan Türkler, aradığı golü son dakikada rakip kaleye 18 metre mesafeden kullandığı atışı gole çeviren orta saha oyuncusu Arda Turan’la buldu.
Türkler bir kez daha başarmıştı. Yazıları yazılan maçı bir kez daha son saniyede çevirmeyi başardılar. Bu gol bir an Euro2008’de son dakika golleriyle dikkat çeken olağanüstü Milli takımı anımsattı. Arda Turan’da bu golüyle Türk futbolu üzerindeki gölgeleri bir anlığına olsa bile araladı.
Ama bu rahatlama sadece birgün sürdü. Gazetelerde yine manşetlerini yine Türk-İsrail anlaşmazlığı, Kürt sorunu gibi meseler kaplarken, futbol yorumcusu Bağış Erten “şike skandalının bulaştığı Türk Futbolunun temizlenmesi yıllarca sürebilir. Türkiye Süper ligi yani Türkiyenin birinci futbol liginde yaşanan şike skandalı.”
Hiçbir kurum Fenerbahçeden büyük değil..
En az 19 maçta hakemlerin ve futbolcuların şike yaptığı iddia ediliyor. Olayların merkezinde ise İstanbul takımı Fenerbahçe ve onun başkanı Aziz Yıldırım.
İnanılması zor bir şekilde Fenerbahçe..Türkiye’de hiçbir kulüp Fenerbahçe’den büyük değil. Türkiye’nin kurucusu Atatürk, bu kulübün taraftarı. Şimdiki başbakan da taraftarı. UEFA’nın Savcı’dan aldığı bilgilere istinaden baskı yaptığı Türkiye Futbol Federasyonu, Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’nden men etti. Kulübün, alınan bu karar ve uygulamaya karşı Uluslararası Spor Mahkemisine dava açmasına rağmen sezonun başlamasına birkaç gün kala geleceği hakkındaki belirsizlik sürüyor.
Kızgın Fenerbahçe taraftarı geçen haftalar içinde İstanbul’da yürüyüşler düzenledi. Boğaz Köprüsünde trafiği felç etti ve ateş yaktı. Haksızlığa uğradığını düşünen taraftarlar, olayların komplo olduğunu düşünüyor. Kendileriyle beraber birçok kulübün hatta ezeli rakipleri Beşiktaş’ın bile suçlandığını ancak sadece Fenerbahçenin cezalandırıldığını düşünüyorlar.
Aziz Yıldırım bunu toplumdaki etkisini arttırmak için kullandı. Yıllar boyunca Türk futbolu içinde dönen yolsuzluk ve rüşvet iddiaları gündemdeydi. 2005 Yılında Türk parlementosu futbolda şike olaylarını ve yasadışı bahis olaylarını araştırması için bir komisyon kurdu. Ahmet Dinçer, Antalyaspor eski Teknik Direktörü’nün “kendisine teklif edilen rüşvet parasında dokuz veya on kulübün dahil olduğu” itirafından yola çıkan komisyonun Başkan yardımcısı Ahmet Ersin’in “Mevcut bilgilere göre futbol mafya için bir cennet” açıklaması dikkat çekici.
Politikacılar bugüne kadar yaşananları kamufle etti. Peki şimdi niye kamufle etmiyor?
Fenerbahçe başkanı Yıldırım herhangi birisi değil. Vefat eden dayısı Faruk Yalçın, Forbes dergisinin dünyaya hükmeden 1000 zengin listesinde yer alıyordu. Yıldırım’da inşaat firması sayesinde özellikle yaptığı askeri üslerle milyonlar kazanıyor. Zengin olmak onu hiçbir zaman hoşnut etmedi. Dayısı özel bir hayvanat bahçesiyle meşgul olurken, Yıldırım güçlü olmayı düşündü. Türkiye’de ise güce giden en kestirme yol futboldu...
1998 yılında Fenerbahçe’ye başkan oldu. Mağazalar zinciri, kulübü borsaya açma, kendi televizyon kanalını kurması ve çalışmalarıyla Fenerbahçe’yi tek başına ayakta duran bir kurum yaptı. Kısa sürede bu kulübe büyük saygınlık kazandırdı. Daha sonra Roberto Carlos gibi oyuncuları, Daum gibi çalıştırıcıları getirdi.
Politika Fenerbahçeyi düşürdü..
Aynı zamanda yasadışı silah kaçakçılığı ve mafya ile olan ilişkileri söylenti olarak yayılan Aziz Yıldırım, tutuklandığı güne kadar Türkiye’de “dokunulamazlar” listesinin başında yer alıyordu. Türkiye’de üç büyük kulübe başkanlık yapanların, bakanlardan ve siyasilerden daha güçlü olduğu söylenir. Aziz Yıldırım’ın tutuklanmasıyla bu savın düşmesi düşündürücüdür.
Gözlemcilere göre skandalın arkasında politik bir güç var. Daha doğrusu bir güç savaşı. Laik askeri kanatla, iktidarda olan muhafazakar islamcı eğilimin savaşı. Yıldırım’ın ailesi aseri kanada yakın. Erdoğan bu yüzden mi tutuklanmasını istedi? Spor gazeticisi Erten’e göre “böyle bir soruşturmanın arkasında siyasilerin olmamasını düşünmek imkansız. Eğer arkanızda hükümet desteği yoksa Aziz Yıldırım gibi isimlerin üzerine gidemezsiniz”. Aynı şekilde AKP milletvekili Şamil Tayyar’ın “burada mesele sadece futbol değil” sözleri ilginç.
Bağış Erten, savcının “temiz kramponlar” diye isimlendirdiği operasyonun her geçen gün sadece bir takım üzerine yoğunlaşmasının Türk futbolunu temizleyeceğine inanmıyor. Ve ekliyor. Bütün bu skandallardan kazançlı çıkan tek takım Trabzonspor. Ligi ikinci bitirmesine rağmen Şampiyonlar Ligi’ne alındı, fakat onlarda bu soruşturma kapsamında şike yaptığı iddiasıyla şüpheli.
Karadeniz kıyılarında yer alan Trabzon’un kulübü, siyasi bağlantılarıyla dikkat çekiyor. 2004 yılındaki yerel seçimlerde bozguna uğrayan Recep Tayyip Erdoğan’ın, yayınlanan Wikileaks belgelerinde bu hezimetten sonra Karadeniz kulübüne kendisine ait devlet kasasından birkaç milyon dolar yardım yaptığı söyleniyor. Bu iş için görevlendirdiği Faruk Özak aracılığıyla bu sezonda yine bu kulübe maddi yardımlar yaptığı söyleniyor.
Baasçılık neydi, ne amaçlamıştı?
Sovyetler Birliği'nin varlığının getirdiği iki kutuplu dünyada kendisine var olma alanı bulan Baas hareketi, bir emekçi iktidarı değil, siyasal pragmatizmi ilke edinmiş bir orta-alt sınıf hareketiydi. Özellikle Sovyetler'in çözülüşünün ardından otoriter eğilimleri daha da güçlenen hareket, liberalleşme ve batıyla barışmanın da yollarını arıyor, fırsat kolluyordu.
Türkiye’de AKP eliyle tamamlanan, geleneksel devlet aygıtını emperyalizmin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleyen sürecin bir benzeri Ortadoğu coğrafyasında yaşanıyor. Bu süreç içinde yaşanan ideolojik tartışmaların benzerlerinin Ortadoğu’daki siyasi özneler üzerinden de yürütüldüğü görülüyor. Bu süreçte en çok tartışılan başlıklardan bir tanesi coğrafyada uzun yıllar etkisini sürdüren Baasçılık oldu. Ortadoğu'daki birçok ülkede faaliyet yürüten, Arap birliği amacını güden Baas Partisi'ni, çıkış ülkesi olan Suriye'deki macerası üzerinden inceleyecek olursak ne görüyoruz? Ya da bugün yoğun eleştirilere tutulan Baasçılık neydi, neyi amaçlamıştı?
Baasçılık - İttihatçılık analojisi
Cumhuriyetin kuruluşunun meşruluğunu sorgulatmak peşinde olan liberal-yandaş kalemler, Jakobenlik ve ittihatçılığı adeta bir küfür gibi kullanırken, kurucu kadroları elitist ve tepeden inmeci olarak suçluyorlar. Kurucu kadroların yarattığını iddia ettikleri siyasi geleneğin de, Türkiye’deki askeri darbelerden, faşist baskılara kadar halka karşı işlenen tüm suçların kaynağı olduğunu iddia ediyorlar.
Aynı kalemler Ortadoğu coğrafyasında yaşanan rejim değişiklerini de devrim olarak selamlarlarken, İttihatçı-Baasçı analojisi kurarak, bu coğrafyadaki diktatörlük geleneğinin suçunu, yıllardır emperyalizmin bölgede sürdürdüğü politikaya değinmeden, bu bölgeye özgü olan ve ilerici bir geçmişi bulunan Baas Partisi üzerinden yürütüyorlar. Cengiz Çandar’ın Türkiye’deki "Ergenekoncu" yapıyı “Türk Baasçılığı” olarak tarif etmesi tesadüf değil. Yine Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın, Başbakan Erdoğan'ın YAŞ'ta masanın başında tek oturmasının bir reform olduğunu, Türkiye'de Baasçı geleneğin tasfiye edildiğini söylemesi bu çerçevede düşünülebilir.
Ve sonuçta, nasıl ki Türkiye gericiliğinin içinden çıkan "reformcu" ve batı yanlısı bir parti olan AKP "demokrasi bayrağını" eline aldıysa, Ortadoğu’da da, yıllardır gerici ideolojisi ile bilinen “Müslüman kardeşler” gibi özneler, emperyalizm tarafından parlatılarak, "arkaik" rejimleri değiştiren "demokrat" oluşumlar olarak pazarlanıyor.
Arap ulusunun sömürgeleşmeye tepkisi
2. Dünya Savaşı ertesinde, o güne kadar sömürge olarak yaşayan Arap halklarında artan uluslaşma, bağımsızlık gibi fikirler Sovyetler Birliği’nin faşizm karşısında gösterdiği büyük başarı sonrasında dünyada esen sol rüzgârdan da etkilenmiş, üçüncü dünya olarak tarif edilen bu geri kalmış Arap ülkelerinde, tarihe Baasçılık olarak geçen, emperyalizm karşıtı bağımsızlıkçı bir duruş ve Arap birliğini amaçlayan bir görüş olarak kendini ortaya koymuştur.
Geçmişi 1940’lara kadar dayanan Baas Partisi’nin, bilinen anlamıyla kuruluş tarihi 1953’tür. Ortodoks Hıristiyan Mişel Eflak ile Sünni Müslüman Selahattin el-Bitar tarafından Şam’da kurulan parti, 1953 yılında Ekrem El Havrani’nin "Arap Sosyalist Partisi" ile birleşerek "Arap Sosyalist Baas Partisi" adını aldı. İsminde geçen sosyalizm ifadesine rağmen parti, bilimsel sosyalizmin savunuculuğunu yapmadığı gibi, güçlü bir işçi sınıfı tabanına da yaslanmadı. Gelişen sanayi ile ortaya çıkmaya başlayan orta-alt sınıftan destek gördü, feodal düzenin unsurlarına karşı ülke içinde mücadele yürüttü. Baasçılık, temel olarak, sömürülmüş ve geri kalmış Arap ülkelerinde ortaya çıkmış bir ulusal solculuk olarak kendini gösterdi.
1990'lara kadarki süreç
1949 yılının Mart'ında Suriye’de bir darbe ile iktidarı ele geçiren Albay Hüsnü Zaim, başkanlığı ve meclisi lağvederken, Mısırlı subaylar da 1952’de Kral Faruk’u düşürürler. Bu sırada Brezilya’da olan Eflak, yıldızı yeni parlayan Albay Cemal Abdülnasır’ın icraatlarını izlemektedir. Nasır, 1956’da Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi ve bir dizi ekonomik ve kültürel dönüşüme imza atması üzerine emperyalizmin saldırısına uğrayacaktır.
Mişel Eflak 1957’de Mısır’a gider ve bir sene sonra, 1 Şubat 1958’de, Suriye ile Mısır bir araya gelerek "Birleşik Arap Cumhuriyeti" adını alır. Bu dönemde Suriye’de Baasçı rejim, toprak reformu ve kısmi millileştirmeler ile geleneksel seçkinlerin nüfuzunu kırarak, ekonominin devletleşmesi yönünde adımlar atmıştır. Bu dönemde devletin öncelikli olarak sanayiye değil, toprak mülkiyetindeki eşitsiz dağılıma müdahale ettiği görülür.
Nasır’ın önderliğinde gelişen bu süreç, Suriye burjuvazisinin, gerici Müslüman Kardeşler örgütü ile işbirliği yaparak 1961’de bir darbe ile iktidarı alıp, Mısır’dan ayrılmasına kadar sürdü.
1963 yılında 8 Mart askeri darbesi ile Baasçılar tekrar iktidara gelir. Bu süreçte kamulaştırmalara hız verilirken, yabancılara ait petrol şirketleri ve bankalar devletleştirilir. 1965’te 115 sanayi şirketini kapsayan büyük bir kamulaştırma hamlesi yapılır. Bu yıllar Suriye’de toprak ağaları ve büyük burjuvazi için zor geçerken, alt gelir grubundaki ekonomik göstergeler olumlu sonuç vermiştir.
Ancak bu yıllar rejimdeki asker ağırlığının da arttığı yıllar olarak tarihe geçer. Baas partisinden kendi grubuyla ayrılan Salih Cedid, 1966 yılında Mişel Eflak ve Selahattin el-Bitar’ı hükümetten atarak, Şii subaylarla birlikte iktidarı ele geçirir. Şam yine Baasçı sloganlarla çınlamaktadır: "Kolektif liderlik", "Halkın Diktatörlüğü"...
1967 yılında Araplar İsrail karşısında tekrar yenilgiye uğrayınca bu sefer Şiiler kendi aralarında bölünürler. 1967 Haziran’ındaki Arap-İsrail Savaşı’nda prestijini yitiren Cedit’in iktidardaki yılları tükenirken, yıldızı parlayan bir başka isim Cedit’in Savunma Bakanı, Hafız Esad’dır. 1966-70 arası geleneksel Baas politikası uygulanmaya devam edilirken ve ekonomik dönüşümler sürerken, üçüncü dünya ülkeleriyle dış siyasette dayanışma içine girilir. Ancak 1970'te Hafız Esad’ın iktidara gelmesi, Suriye için yeni bir dönemin başlangıcı oldu.
Esad dönemi ve siyasal pragmatizm
1966 darbesini birlikte gerçekleştiren Cedid ve Esad’ın arası bir süre sonra ideolojik olarak açılmıştır. Ekonomik reformların sürdürülmesinden ve dış siyasetin ilerici ülkelerle dayanışmasından geçmesi gerektiğini iddia eden ve iktidardaki sol kanadı temsil eden Cedid, Arap milliyetçiliği başlığının öne çıkarılmasını savunan, pragmatist Hafız Esad karşısında yenik düşer.
Esad yönetimi program olarak Baasçılığı savunsa da, daha esnek ve uluslararası konjonktüre uyan pragmatist bir siyaset izledi. Baas Partisi genel sekreterliğini de üstlenen Esad, öteki Arap ülkeleriyle ilişkileri geliştirerek Suriye'yi Arap dünyası içinde etkin hale getirmeye çalıştı. İsrail ile ilişkilerde, her zaman bu ülkenin karşısında yer alan Esad yönetimi, Ekim 1973'te İsrail'e savaş açan Mısır'ın yanında yer alsa da, savaştan sonra izlenecek politikalar konusunda Mısır yönetimiyle görüş ayrılığına düştü. SSCB ile de ilişkileri geliştiren Esad, Filistin kurtuluş hareketine destek verdi.
1990’larda Sovyetlerin dağılmasının ardından ekonomide liberalleşme ve batı ile ilişkileri geliştirme yönelimine giren Esad yönetimi, 1991’de çıkarılan bir yasa ile kamu sektöründe özel yatırımcıların desteklenmesiyle liberal ekonomiye eklemlenme kararını açıkladı.
Suriye’deki Esad yönetimi yeni dünya düzeninde dış politika başlığında da siyasi açıdan kendini yeniden konumlandırmaya çalışmıştır. Buna göre eskiden sahip olduğu, Ortadoğu’daki batı muhalifi rolünü, Sovyet desteği kesilince sürdürmesi mümkün olmadığı için, batı ile ilişkilerde "normalleşme" yoluna gitmiştir.
Üçüncü yolun sonu
2. Dünya Savaşı ertesinde iki kutuplu dünyanın güç dengelerinde, emperyalizmin boyunduruğundan kurtulan halkların doğal refleksi ile sola ve Sovyetler Birliği'ne yakınlaşan bu rejimler, Sovyetlerin çözülmesi ertesinde, Ortadoğu coğrafyasına daha fütursuzca saldıran emperyalizm karşısında kendi sürekliliklerini artan bir otoriterlikle tesis etmeye çalıştılar. Baasçılık gerçek anlamda bir işçi sınıfı iktidarı olmadığı için ve değişen dünya politikasına tutunmak üzere bir orta yol bulma çabalarının kaçınılmaz sonucu olarak ayakta kalmayı başaramadı.
Türkiye’de AKP eliyle tamamlanan, geleneksel devlet aygıtını emperyalizmin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleyen sürecin bir benzeri Ortadoğu coğrafyasında yaşanıyor. Bu süreç içinde yaşanan ideolojik tartışmaların benzerlerinin Ortadoğu’daki siyasi özneler üzerinden de yürütüldüğü görülüyor. Bu süreçte en çok tartışılan başlıklardan bir tanesi coğrafyada uzun yıllar etkisini sürdüren Baasçılık oldu. Ortadoğu'daki birçok ülkede faaliyet yürüten, Arap birliği amacını güden Baas Partisi'ni, çıkış ülkesi olan Suriye'deki macerası üzerinden inceleyecek olursak ne görüyoruz? Ya da bugün yoğun eleştirilere tutulan Baasçılık neydi, neyi amaçlamıştı?
Baasçılık - İttihatçılık analojisi
Cumhuriyetin kuruluşunun meşruluğunu sorgulatmak peşinde olan liberal-yandaş kalemler, Jakobenlik ve ittihatçılığı adeta bir küfür gibi kullanırken, kurucu kadroları elitist ve tepeden inmeci olarak suçluyorlar. Kurucu kadroların yarattığını iddia ettikleri siyasi geleneğin de, Türkiye’deki askeri darbelerden, faşist baskılara kadar halka karşı işlenen tüm suçların kaynağı olduğunu iddia ediyorlar.
Aynı kalemler Ortadoğu coğrafyasında yaşanan rejim değişiklerini de devrim olarak selamlarlarken, İttihatçı-Baasçı analojisi kurarak, bu coğrafyadaki diktatörlük geleneğinin suçunu, yıllardır emperyalizmin bölgede sürdürdüğü politikaya değinmeden, bu bölgeye özgü olan ve ilerici bir geçmişi bulunan Baas Partisi üzerinden yürütüyorlar. Cengiz Çandar’ın Türkiye’deki "Ergenekoncu" yapıyı “Türk Baasçılığı” olarak tarif etmesi tesadüf değil. Yine Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın, Başbakan Erdoğan'ın YAŞ'ta masanın başında tek oturmasının bir reform olduğunu, Türkiye'de Baasçı geleneğin tasfiye edildiğini söylemesi bu çerçevede düşünülebilir.
Ve sonuçta, nasıl ki Türkiye gericiliğinin içinden çıkan "reformcu" ve batı yanlısı bir parti olan AKP "demokrasi bayrağını" eline aldıysa, Ortadoğu’da da, yıllardır gerici ideolojisi ile bilinen “Müslüman kardeşler” gibi özneler, emperyalizm tarafından parlatılarak, "arkaik" rejimleri değiştiren "demokrat" oluşumlar olarak pazarlanıyor.
Arap ulusunun sömürgeleşmeye tepkisi
2. Dünya Savaşı ertesinde, o güne kadar sömürge olarak yaşayan Arap halklarında artan uluslaşma, bağımsızlık gibi fikirler Sovyetler Birliği’nin faşizm karşısında gösterdiği büyük başarı sonrasında dünyada esen sol rüzgârdan da etkilenmiş, üçüncü dünya olarak tarif edilen bu geri kalmış Arap ülkelerinde, tarihe Baasçılık olarak geçen, emperyalizm karşıtı bağımsızlıkçı bir duruş ve Arap birliğini amaçlayan bir görüş olarak kendini ortaya koymuştur.
Geçmişi 1940’lara kadar dayanan Baas Partisi’nin, bilinen anlamıyla kuruluş tarihi 1953’tür. Ortodoks Hıristiyan Mişel Eflak ile Sünni Müslüman Selahattin el-Bitar tarafından Şam’da kurulan parti, 1953 yılında Ekrem El Havrani’nin "Arap Sosyalist Partisi" ile birleşerek "Arap Sosyalist Baas Partisi" adını aldı. İsminde geçen sosyalizm ifadesine rağmen parti, bilimsel sosyalizmin savunuculuğunu yapmadığı gibi, güçlü bir işçi sınıfı tabanına da yaslanmadı. Gelişen sanayi ile ortaya çıkmaya başlayan orta-alt sınıftan destek gördü, feodal düzenin unsurlarına karşı ülke içinde mücadele yürüttü. Baasçılık, temel olarak, sömürülmüş ve geri kalmış Arap ülkelerinde ortaya çıkmış bir ulusal solculuk olarak kendini gösterdi.
1990'lara kadarki süreç
1949 yılının Mart'ında Suriye’de bir darbe ile iktidarı ele geçiren Albay Hüsnü Zaim, başkanlığı ve meclisi lağvederken, Mısırlı subaylar da 1952’de Kral Faruk’u düşürürler. Bu sırada Brezilya’da olan Eflak, yıldızı yeni parlayan Albay Cemal Abdülnasır’ın icraatlarını izlemektedir. Nasır, 1956’da Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi ve bir dizi ekonomik ve kültürel dönüşüme imza atması üzerine emperyalizmin saldırısına uğrayacaktır.
Mişel Eflak 1957’de Mısır’a gider ve bir sene sonra, 1 Şubat 1958’de, Suriye ile Mısır bir araya gelerek "Birleşik Arap Cumhuriyeti" adını alır. Bu dönemde Suriye’de Baasçı rejim, toprak reformu ve kısmi millileştirmeler ile geleneksel seçkinlerin nüfuzunu kırarak, ekonominin devletleşmesi yönünde adımlar atmıştır. Bu dönemde devletin öncelikli olarak sanayiye değil, toprak mülkiyetindeki eşitsiz dağılıma müdahale ettiği görülür.
Nasır’ın önderliğinde gelişen bu süreç, Suriye burjuvazisinin, gerici Müslüman Kardeşler örgütü ile işbirliği yaparak 1961’de bir darbe ile iktidarı alıp, Mısır’dan ayrılmasına kadar sürdü.
1963 yılında 8 Mart askeri darbesi ile Baasçılar tekrar iktidara gelir. Bu süreçte kamulaştırmalara hız verilirken, yabancılara ait petrol şirketleri ve bankalar devletleştirilir. 1965’te 115 sanayi şirketini kapsayan büyük bir kamulaştırma hamlesi yapılır. Bu yıllar Suriye’de toprak ağaları ve büyük burjuvazi için zor geçerken, alt gelir grubundaki ekonomik göstergeler olumlu sonuç vermiştir.
Ancak bu yıllar rejimdeki asker ağırlığının da arttığı yıllar olarak tarihe geçer. Baas partisinden kendi grubuyla ayrılan Salih Cedid, 1966 yılında Mişel Eflak ve Selahattin el-Bitar’ı hükümetten atarak, Şii subaylarla birlikte iktidarı ele geçirir. Şam yine Baasçı sloganlarla çınlamaktadır: "Kolektif liderlik", "Halkın Diktatörlüğü"...
1967 yılında Araplar İsrail karşısında tekrar yenilgiye uğrayınca bu sefer Şiiler kendi aralarında bölünürler. 1967 Haziran’ındaki Arap-İsrail Savaşı’nda prestijini yitiren Cedit’in iktidardaki yılları tükenirken, yıldızı parlayan bir başka isim Cedit’in Savunma Bakanı, Hafız Esad’dır. 1966-70 arası geleneksel Baas politikası uygulanmaya devam edilirken ve ekonomik dönüşümler sürerken, üçüncü dünya ülkeleriyle dış siyasette dayanışma içine girilir. Ancak 1970'te Hafız Esad’ın iktidara gelmesi, Suriye için yeni bir dönemin başlangıcı oldu.
Esad dönemi ve siyasal pragmatizm
1966 darbesini birlikte gerçekleştiren Cedid ve Esad’ın arası bir süre sonra ideolojik olarak açılmıştır. Ekonomik reformların sürdürülmesinden ve dış siyasetin ilerici ülkelerle dayanışmasından geçmesi gerektiğini iddia eden ve iktidardaki sol kanadı temsil eden Cedid, Arap milliyetçiliği başlığının öne çıkarılmasını savunan, pragmatist Hafız Esad karşısında yenik düşer.
Esad yönetimi program olarak Baasçılığı savunsa da, daha esnek ve uluslararası konjonktüre uyan pragmatist bir siyaset izledi. Baas Partisi genel sekreterliğini de üstlenen Esad, öteki Arap ülkeleriyle ilişkileri geliştirerek Suriye'yi Arap dünyası içinde etkin hale getirmeye çalıştı. İsrail ile ilişkilerde, her zaman bu ülkenin karşısında yer alan Esad yönetimi, Ekim 1973'te İsrail'e savaş açan Mısır'ın yanında yer alsa da, savaştan sonra izlenecek politikalar konusunda Mısır yönetimiyle görüş ayrılığına düştü. SSCB ile de ilişkileri geliştiren Esad, Filistin kurtuluş hareketine destek verdi.
1990’larda Sovyetlerin dağılmasının ardından ekonomide liberalleşme ve batı ile ilişkileri geliştirme yönelimine giren Esad yönetimi, 1991’de çıkarılan bir yasa ile kamu sektöründe özel yatırımcıların desteklenmesiyle liberal ekonomiye eklemlenme kararını açıkladı.
Suriye’deki Esad yönetimi yeni dünya düzeninde dış politika başlığında da siyasi açıdan kendini yeniden konumlandırmaya çalışmıştır. Buna göre eskiden sahip olduğu, Ortadoğu’daki batı muhalifi rolünü, Sovyet desteği kesilince sürdürmesi mümkün olmadığı için, batı ile ilişkilerde "normalleşme" yoluna gitmiştir.
Üçüncü yolun sonu
2. Dünya Savaşı ertesinde iki kutuplu dünyanın güç dengelerinde, emperyalizmin boyunduruğundan kurtulan halkların doğal refleksi ile sola ve Sovyetler Birliği'ne yakınlaşan bu rejimler, Sovyetlerin çözülmesi ertesinde, Ortadoğu coğrafyasına daha fütursuzca saldıran emperyalizm karşısında kendi sürekliliklerini artan bir otoriterlikle tesis etmeye çalıştılar. Baasçılık gerçek anlamda bir işçi sınıfı iktidarı olmadığı için ve değişen dünya politikasına tutunmak üzere bir orta yol bulma çabalarının kaçınılmaz sonucu olarak ayakta kalmayı başaramadı.
23 Ağustos 2011 Salı
FETHULLAH GÜLEN YAZICIOĞLU HAKKINDA NE DEMEK İSTEDİ
Cemaat yayınları son günlerde Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin dezenformasyon sayılabilecek bir dizi haber yaptı. Haberlerin ana fikri ise Yazıcıoğlu’nun içinde askerlerin olduğu bir suikaste kurban gittiği şeklinde.
Peki Muhsin Yazıcıoğlu Ergenekon Davası’na nasıl bakıyordu? Fethullah Gülen onun ölümünün ardından hangi şaşırtıcı açıklamada bulundu?
YAZICIOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI
Ergenekon Operasyonu başladıktan sonra hukuka aykırı fiillerde bulunan kimselerin yargılanması gerektiğini söyleyen Yazıcıoğlu, Ergenekon soruşturmasındaki usulleri açıkça eleştirdi. Kimse dokunulmaz değil diyen Yazıcıoğlu, “ancak dokunmada eylemler, kurallar çerçevesinde ve hukuka uygun olmalıdır” dedi.
Sanıkların yargı önüne çıkmadan yandaş medya tarafından linç edilmesini eleştiren Yazıcıoğlu şöyle konuşuyordu: “Araştırma, soruşturmalar yapılır, sonra karar verilir. Ancak artık mahkeme krarı olmadan da yargılamalar yaşanıyor. Kim kime ne kadar vurursa hesapları yapılıyor. “
Yazıcıoğlu ev baskını ve gözaltıları da şöyle eleştirmişti: “herhangi bir iddia ile birini aldığınızda, yeri belli, çağırıldığında gelebilecek olan bir insanı gece gözaltına alma şeklini doğru bulmuyoruz.”
Yazıcıoğlu, Hrant Dink cinayetinin ardından ise BBP’li Erhan Tuncel hakkında şu ilginç ifadeleri kullandı: “Açıkça şunu söyleyeyim; Erhan Tuncel emniyete çalışan biri. Bizim içimize sokulmuş biri. Gerçek bu…”
Yazıcıoğlu’nun söylediği gibi adı cemaatle anılan dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek döneminde, Tuncel’in polis muhabiri olarak kullanıldığı ortaya çıktı. Yazıcıoğlu Tuncel için “kendisinin kimler için çalıştığı malumdur.” Diyerek kafalarda soru işareti bırakıyordu.
Muhsin Yazıcıoğlu, AKP’yi ve cemaati eleştirirken ise şu ağır ifadeleri kullandı: "Küresel düşünürüz ama ABD kapılarında, Avrupa kapılarında diz çökmeyiz. Çareyi milletimizde ararız, bu ülkede ararız. Avrupa parlamentolarında, onların şeflerinde çare aramayız. Peygamberimizin karikatürünü yapanların önünde yalakalık yapmayız.” Yazıcıoğlu, kullandığı bu ifadelerle Erdoğan- Rasmussen irtibatını ve Gülen’in ABD ilişkilerini kastediyordu.
5 Temmuz 2008 tarihinde ise Yazıcıoğlu Ergenekon Davasındaki usul hatalarına daha açık bir dille dikkat çekti: “Hukuk herkes için lazımdır. Bu insanlar 13 aydır tutuklu. İnsanların suçlu olup olmadıklarına mahkeme karar verir. Bir kimsenin suçu sabit olana kadar suçsuz sayılır. Biz kimseyi peşinen suçlu sayamayız. Ben, olağanüstü dönemlerin mağduriyetini yaşayan kuşağı temsil ediyorum. 5,5 yıl hücrede kaldım ama suçsuzluğum ispatlandı. Her gözaltına alınan suçlu, her tutuklanananı suç örgütü mensubu gibi göremeyiz… Hükümet ve darbeciler tarafı gibi sınıflandırmak doğru değildir.”
İşte Muhsin Yazıcıoğlu’nun Ergenekon Davası üzerine ihtiyatlı yaklaşan ve Dink davasında polisi eleştiren açıklamaları bu şekildeydi.
FETHULLAH GÜLEN’İN AÇIKLAMALARI
Muhsin Yazıcıoğlu bu açıklamalarından sonra Bolu Dağı’nda bir kaza geçirdi. Ardından 27 Mart 2009’da düşen helikopterde hayatını kaybetti.
Yazıcıoğlu’nun ölümünden sadece 3 gün sonra, 30 Mart 2009’da Fethullah Gülen’in “herkul.org” isimli kendi internet sitesinde çok ilginç bir konuşması yayınlandı. Konuşma “Alperen ve Liyakat” başlığını taşıyordu. BBP’lilere Alperenler dediği hatırlanırsa konuşma daha da ilginç hale geliyordu.
Gülen’e soru soran kişi “Adet-i ilahiye açısından, iman hizmetinin bir neferi olma liyakatini ortaya koymayanların dairenin dışına itilmeye müstahak olacakları ifade ediliyor. Bu itibarla, irtidat kavramının gönül erlerine bakan yanları var mıdır? Bir ilâhi tokatla kenara atılmamak için liyakat mutlaka şart mıdır; bu konuda, fazl-ı ilahiye ne ölçüde bel bağlanmalıdır?” diye sordu.
Soruda kastedilen “iman hizmetinin liyakatini ortaya koyamayıp dairenin dışına itilen” ve “bir ilahi tokatla dışarı atılan” İfadeleri Yazıcıoğlu için mi kullanılıyordu?
Fethullah Gülen soruya Muhsin Yazıcıoğlu ve Alperenler’in yapması gerekenler üzerine yaptığı uzun bir konuşmayla yanıt verdi. Gülen’in konuşmasından bazı satırbaşlarına bakarsak:
“Onca kin ve garez yüklü insanın her gün daha farklı bir komplo kurduğu bir dönemde, şayet gönül erleri, liyâkat peşinde koşuyorlarsa ve davaya ehil insanlar olmak için çırpınıyorlarsa, o ölçüde menfi neticelere istihkaktan uzak durmuş sayılırlar. Aksi halde, ne kadar liyâkat kaybına uğruyorlarsa, o nispette de derdest edilip bir kenara itilme istihkakıyla karşı karşıya kalmış olurlar.”
“Aldansanız bile kimseyi aldatmayın. Çünkü aldatma günahtır. Aldanırsanız böyle kurban gidersiniz. Bir Perşembe akşamı vefat edersiniz, bir Cuma günü cenazenize ulaşırlar.”
“Asker vazifesini yapmadı dediler, ben yaptığına kâniyim yani. Hakikaten herkes seferber olmuş. Sivil inisiyatif bu mevzuda bir şey yapmadı, ben o kanaatte değilim, herkes elinden geleni yaptı.”
“hançerlenmek için sırtını da dönmemelisin. Hançerleyebilir. Siyasi istismara meydan vermemek lazım. Hiç kimse meydan vermemeli. Herkes elinden geldiğince bence bu havayı yumuşatmaya çalışmalı. O Allah’ın takdiriydi. Onlar masumane, mazlumane, muzdar olarak ruhlarını Allah’a teslim ettiler. Belki o durumları itibarıyle kendi mefkurelerine ve düşüncelerine de güç kazandırmış olabilirler. Arkadan başkaları çıkar, bu emaneti alır, yüklenir, götürülecek yere götürür onu bence. Bir kere bu cephe, bu meseleyi büyütmemek lazım. Cenab-ı hakk’ın takdirine rıza eden olmaları lazım.”
Gülen’in bu açıklamalarına rağmen, cemaat yayınları Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düşmesinin askerlerin de içinde olduğu bir şebeke tarafından gerçekleştirildiğini iddia eden haberler yapıyor. Soruşturmanın sonucu ne olur bilinmez. Ancak Gülen’in ifadesiyle “arkadan gelenler” BBP’yi küçülmekten ve AKP tarafından yutulmaktan kurtaramadı. Yazıcıoğlu’nun eleştirilerine rağmen BBP, bugün davanın destekçisi oldu.
Peki Muhsin Yazıcıoğlu Ergenekon Davası’na nasıl bakıyordu? Fethullah Gülen onun ölümünün ardından hangi şaşırtıcı açıklamada bulundu?
YAZICIOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI
Ergenekon Operasyonu başladıktan sonra hukuka aykırı fiillerde bulunan kimselerin yargılanması gerektiğini söyleyen Yazıcıoğlu, Ergenekon soruşturmasındaki usulleri açıkça eleştirdi. Kimse dokunulmaz değil diyen Yazıcıoğlu, “ancak dokunmada eylemler, kurallar çerçevesinde ve hukuka uygun olmalıdır” dedi.
Sanıkların yargı önüne çıkmadan yandaş medya tarafından linç edilmesini eleştiren Yazıcıoğlu şöyle konuşuyordu: “Araştırma, soruşturmalar yapılır, sonra karar verilir. Ancak artık mahkeme krarı olmadan da yargılamalar yaşanıyor. Kim kime ne kadar vurursa hesapları yapılıyor. “
Yazıcıoğlu ev baskını ve gözaltıları da şöyle eleştirmişti: “herhangi bir iddia ile birini aldığınızda, yeri belli, çağırıldığında gelebilecek olan bir insanı gece gözaltına alma şeklini doğru bulmuyoruz.”
Yazıcıoğlu, Hrant Dink cinayetinin ardından ise BBP’li Erhan Tuncel hakkında şu ilginç ifadeleri kullandı: “Açıkça şunu söyleyeyim; Erhan Tuncel emniyete çalışan biri. Bizim içimize sokulmuş biri. Gerçek bu…”
Yazıcıoğlu’nun söylediği gibi adı cemaatle anılan dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek döneminde, Tuncel’in polis muhabiri olarak kullanıldığı ortaya çıktı. Yazıcıoğlu Tuncel için “kendisinin kimler için çalıştığı malumdur.” Diyerek kafalarda soru işareti bırakıyordu.
Muhsin Yazıcıoğlu, AKP’yi ve cemaati eleştirirken ise şu ağır ifadeleri kullandı: "Küresel düşünürüz ama ABD kapılarında, Avrupa kapılarında diz çökmeyiz. Çareyi milletimizde ararız, bu ülkede ararız. Avrupa parlamentolarında, onların şeflerinde çare aramayız. Peygamberimizin karikatürünü yapanların önünde yalakalık yapmayız.” Yazıcıoğlu, kullandığı bu ifadelerle Erdoğan- Rasmussen irtibatını ve Gülen’in ABD ilişkilerini kastediyordu.
5 Temmuz 2008 tarihinde ise Yazıcıoğlu Ergenekon Davasındaki usul hatalarına daha açık bir dille dikkat çekti: “Hukuk herkes için lazımdır. Bu insanlar 13 aydır tutuklu. İnsanların suçlu olup olmadıklarına mahkeme karar verir. Bir kimsenin suçu sabit olana kadar suçsuz sayılır. Biz kimseyi peşinen suçlu sayamayız. Ben, olağanüstü dönemlerin mağduriyetini yaşayan kuşağı temsil ediyorum. 5,5 yıl hücrede kaldım ama suçsuzluğum ispatlandı. Her gözaltına alınan suçlu, her tutuklanananı suç örgütü mensubu gibi göremeyiz… Hükümet ve darbeciler tarafı gibi sınıflandırmak doğru değildir.”
İşte Muhsin Yazıcıoğlu’nun Ergenekon Davası üzerine ihtiyatlı yaklaşan ve Dink davasında polisi eleştiren açıklamaları bu şekildeydi.
FETHULLAH GÜLEN’İN AÇIKLAMALARI
Muhsin Yazıcıoğlu bu açıklamalarından sonra Bolu Dağı’nda bir kaza geçirdi. Ardından 27 Mart 2009’da düşen helikopterde hayatını kaybetti.
Yazıcıoğlu’nun ölümünden sadece 3 gün sonra, 30 Mart 2009’da Fethullah Gülen’in “herkul.org” isimli kendi internet sitesinde çok ilginç bir konuşması yayınlandı. Konuşma “Alperen ve Liyakat” başlığını taşıyordu. BBP’lilere Alperenler dediği hatırlanırsa konuşma daha da ilginç hale geliyordu.
Gülen’e soru soran kişi “Adet-i ilahiye açısından, iman hizmetinin bir neferi olma liyakatini ortaya koymayanların dairenin dışına itilmeye müstahak olacakları ifade ediliyor. Bu itibarla, irtidat kavramının gönül erlerine bakan yanları var mıdır? Bir ilâhi tokatla kenara atılmamak için liyakat mutlaka şart mıdır; bu konuda, fazl-ı ilahiye ne ölçüde bel bağlanmalıdır?” diye sordu.
Soruda kastedilen “iman hizmetinin liyakatini ortaya koyamayıp dairenin dışına itilen” ve “bir ilahi tokatla dışarı atılan” İfadeleri Yazıcıoğlu için mi kullanılıyordu?
Fethullah Gülen soruya Muhsin Yazıcıoğlu ve Alperenler’in yapması gerekenler üzerine yaptığı uzun bir konuşmayla yanıt verdi. Gülen’in konuşmasından bazı satırbaşlarına bakarsak:
“Onca kin ve garez yüklü insanın her gün daha farklı bir komplo kurduğu bir dönemde, şayet gönül erleri, liyâkat peşinde koşuyorlarsa ve davaya ehil insanlar olmak için çırpınıyorlarsa, o ölçüde menfi neticelere istihkaktan uzak durmuş sayılırlar. Aksi halde, ne kadar liyâkat kaybına uğruyorlarsa, o nispette de derdest edilip bir kenara itilme istihkakıyla karşı karşıya kalmış olurlar.”
“Aldansanız bile kimseyi aldatmayın. Çünkü aldatma günahtır. Aldanırsanız böyle kurban gidersiniz. Bir Perşembe akşamı vefat edersiniz, bir Cuma günü cenazenize ulaşırlar.”
“Asker vazifesini yapmadı dediler, ben yaptığına kâniyim yani. Hakikaten herkes seferber olmuş. Sivil inisiyatif bu mevzuda bir şey yapmadı, ben o kanaatte değilim, herkes elinden geleni yaptı.”
“hançerlenmek için sırtını da dönmemelisin. Hançerleyebilir. Siyasi istismara meydan vermemek lazım. Hiç kimse meydan vermemeli. Herkes elinden geldiğince bence bu havayı yumuşatmaya çalışmalı. O Allah’ın takdiriydi. Onlar masumane, mazlumane, muzdar olarak ruhlarını Allah’a teslim ettiler. Belki o durumları itibarıyle kendi mefkurelerine ve düşüncelerine de güç kazandırmış olabilirler. Arkadan başkaları çıkar, bu emaneti alır, yüklenir, götürülecek yere götürür onu bence. Bir kere bu cephe, bu meseleyi büyütmemek lazım. Cenab-ı hakk’ın takdirine rıza eden olmaları lazım.”
Gülen’in bu açıklamalarına rağmen, cemaat yayınları Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düşmesinin askerlerin de içinde olduğu bir şebeke tarafından gerçekleştirildiğini iddia eden haberler yapıyor. Soruşturmanın sonucu ne olur bilinmez. Ancak Gülen’in ifadesiyle “arkadan gelenler” BBP’yi küçülmekten ve AKP tarafından yutulmaktan kurtaramadı. Yazıcıoğlu’nun eleştirilerine rağmen BBP, bugün davanın destekçisi oldu.
‘İslam ve Sosyalizm’
Emek ve Adalet Platformu’ adı altında birleşen bir grup, ramazan boyunca, israfı, gösterişi kınamak üzere, lüks otel iftarlarına karşı, o otellerden bazılarının civarında iftar toplantıları yaptılar. Bu girişimin ilk başarısı, iktidar partisinden lüks iftarlara karşı uyarının ifade edilmesi oldu. Bu kadarı çok büyük, çok önemli bir başarı sayılmayabilir, konu derindir ama, yine de ‘fena mı oldu, bu konuda bir duyarlık gündeme geldi’ demek gerekmez mi?
Tabii destekleyeni de oldu, ama bu kadar halis bir girişim bile birçoklarının, her türden karalamalarına hedef olmaktan kurtulamadı. Bu gençlere, ‘Müslüman Kemalist’ hatta ‘ulusalcı’ diyen mi ararsınız, psikolojik hastalık teşhisi koyan mı, sosyalizm ‘günah’ına bulaşma uyarısı yapan mı, ‘Müslümanları fakir bırakmak istiyorlar’ diyen mi, denmedik şey kalmadı. Kapitalizmle barışık bunca Müslüman varken, sosyalizme gönderme yapan bir girişimin bunca hücuma uğraması anlaşılır gibi değil. Veya bir başka açıdan bakarsak çok anlaşılır bir şey.
Kırmızı görmüş boğa tesiri
Ruhunu kapitalizme teslim edenlerin en korktuğu şey, adaletten, eşitlikten, paylaşımdan, mazlumdan söz edenler, bu değerleri hatırlatanlardır. Kapitalizmin en korktuğu şey, bırakın sosyalizmi, insanı insan yapan değerlerin insanlığın gündemine gelmesidir. Özellikle de ‘eşitlik’ kavramı, kırmızı görmüş boğa tesiri yapar. Çünkü, ‘adalet’ kavramı etrafından dolaşmak, eşitsizliği haklılaştırmak istikametinde ilerleyebilir, ilerlemiştir. Çağdaş liberalizm söylemi eşitliğe karşı adaleti öne çıkarır. Egemenlerin İslam’ı ve egemen Müslümanlar, ısrarla aynı şeyi yapar. Ardından, bir yandan, ‘paylaşma’yı ‘sadaka’ya indirgemenin, diğer yandan, açgözlülüğün, zenginleşmenin, meşrulaştırmanın bir hesabı gelir. Akıllar bu yönde çalışır, diller bu yöne döner.
‘Eşitlik’ kavramı, kuşkusuz sorunlu bir kavramdır ama diğer tüm kavramlar gibi ve sadece diğerleri kadar. Liberalizm ve sosyalizm kuramları, eşitlik, adalet, özgürlük gibi temel kavramların tanımları, imkânları üzerine ilerleyen tartışmalardan ibarettir. İslam referanslı siyasal-kuramsal söylemler ‘eşitlik’ kavramını, baştan es geçmeye eğilimlidir. Bu eğilimin kalkış noktası da sanıldığı gibi teolojik-kuramsal ve derinlikli değil, ‘komünizmle mücadele’ geçmişinin, İslam dünyasının Soğuk Savaş deneyiminin sığ mirasıdır.
Herkesin eşitlendiği an...
Düşüncelerini, tavrını önemsediğim ilahiyatçı yazar İhsan Eliaçık, Emek ve Adalet Platformu’na verdiği destek çerçevesinde bir dizi söyleşi yaptı. Bunlardan birinde, ‘iftar’ın, ‘matematiksel eşitliğe’ gönderme yapan anlamından söz etti. ‘Zengin, fakir, okumuş, cahil herkesin eşitlendiği an’a dikkat çekti. Biliyorsunuz, ‘mutlak eşitlik’ vurgusu insanlığın en korktuğu ve hep kaçtığı şeydir. Oysa, çetrefilli bir mesele olmasına, eşitlik yerine adaleti koyarak bu sorundan kaçma çabasına karşın, hayat bizi sıklıkla bu insan gerçeği ile yüzleştirir. Eşitlik ve hatta matematiksel, ‘mutlak eşitlik’ gerçeği, hayatımız boyunca, en sert eşiklerde kendini hatırlatır, bizi uyarır. Nihayetinde hayatın en temel meselesi, Camus’nün hatırlattığı gibi, ‘ölüm’dür ve ölüm en büyük mutlak eşitlik uyarısı, hatırlatıcısıdır. İnsan gerçeğinden kaçışın en uç noktası ölümsüzlüğe yeltenmektir ve en büyük ‘şirk’tir.
Tabii destekleyeni de oldu, ama bu kadar halis bir girişim bile birçoklarının, her türden karalamalarına hedef olmaktan kurtulamadı. Bu gençlere, ‘Müslüman Kemalist’ hatta ‘ulusalcı’ diyen mi ararsınız, psikolojik hastalık teşhisi koyan mı, sosyalizm ‘günah’ına bulaşma uyarısı yapan mı, ‘Müslümanları fakir bırakmak istiyorlar’ diyen mi, denmedik şey kalmadı. Kapitalizmle barışık bunca Müslüman varken, sosyalizme gönderme yapan bir girişimin bunca hücuma uğraması anlaşılır gibi değil. Veya bir başka açıdan bakarsak çok anlaşılır bir şey.
Kırmızı görmüş boğa tesiri
Ruhunu kapitalizme teslim edenlerin en korktuğu şey, adaletten, eşitlikten, paylaşımdan, mazlumdan söz edenler, bu değerleri hatırlatanlardır. Kapitalizmin en korktuğu şey, bırakın sosyalizmi, insanı insan yapan değerlerin insanlığın gündemine gelmesidir. Özellikle de ‘eşitlik’ kavramı, kırmızı görmüş boğa tesiri yapar. Çünkü, ‘adalet’ kavramı etrafından dolaşmak, eşitsizliği haklılaştırmak istikametinde ilerleyebilir, ilerlemiştir. Çağdaş liberalizm söylemi eşitliğe karşı adaleti öne çıkarır. Egemenlerin İslam’ı ve egemen Müslümanlar, ısrarla aynı şeyi yapar. Ardından, bir yandan, ‘paylaşma’yı ‘sadaka’ya indirgemenin, diğer yandan, açgözlülüğün, zenginleşmenin, meşrulaştırmanın bir hesabı gelir. Akıllar bu yönde çalışır, diller bu yöne döner.
‘Eşitlik’ kavramı, kuşkusuz sorunlu bir kavramdır ama diğer tüm kavramlar gibi ve sadece diğerleri kadar. Liberalizm ve sosyalizm kuramları, eşitlik, adalet, özgürlük gibi temel kavramların tanımları, imkânları üzerine ilerleyen tartışmalardan ibarettir. İslam referanslı siyasal-kuramsal söylemler ‘eşitlik’ kavramını, baştan es geçmeye eğilimlidir. Bu eğilimin kalkış noktası da sanıldığı gibi teolojik-kuramsal ve derinlikli değil, ‘komünizmle mücadele’ geçmişinin, İslam dünyasının Soğuk Savaş deneyiminin sığ mirasıdır.
Herkesin eşitlendiği an...
Düşüncelerini, tavrını önemsediğim ilahiyatçı yazar İhsan Eliaçık, Emek ve Adalet Platformu’na verdiği destek çerçevesinde bir dizi söyleşi yaptı. Bunlardan birinde, ‘iftar’ın, ‘matematiksel eşitliğe’ gönderme yapan anlamından söz etti. ‘Zengin, fakir, okumuş, cahil herkesin eşitlendiği an’a dikkat çekti. Biliyorsunuz, ‘mutlak eşitlik’ vurgusu insanlığın en korktuğu ve hep kaçtığı şeydir. Oysa, çetrefilli bir mesele olmasına, eşitlik yerine adaleti koyarak bu sorundan kaçma çabasına karşın, hayat bizi sıklıkla bu insan gerçeği ile yüzleştirir. Eşitlik ve hatta matematiksel, ‘mutlak eşitlik’ gerçeği, hayatımız boyunca, en sert eşiklerde kendini hatırlatır, bizi uyarır. Nihayetinde hayatın en temel meselesi, Camus’nün hatırlattığı gibi, ‘ölüm’dür ve ölüm en büyük mutlak eşitlik uyarısı, hatırlatıcısıdır. İnsan gerçeğinden kaçışın en uç noktası ölümsüzlüğe yeltenmektir ve en büyük ‘şirk’tir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)